Genel Başkanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun konuşması Son bir hafta içinde iki önemli tarihin yıl dönümüydü.

Birisi 15 Temmuz; hain bir darbe teşebbüsünde milletimizin ayağa kalkışının, kimliğini, demokrasisini, ülkesini koruma mücadelesinin, şanlı destan yazıldığı bir gece. Diğeri de 20 Temmuz; Kıbrıs Barış Harekâtı'nın gerçekleştiği ve Lozan'dan sonra sınırlarımızın ötesinde ecdat yadigarı bir toprağın tekrar özgürlüğüne kavuştuğu şanlı bir tarih. Her şeyden önce Kıbrıs Barış Harekâtı'na öncülük eden rahmetli, her ikisi de rahmetli Sayın Erbakan Hocamıza ve Sayın Bülent Ecevit'e bir kez daha milletim adına şükranlarımı ifade ediyor, rahmet diliyorum. Eğer onların dirayetli davranışları olmamış olsaydı bugün Kıbrıs davamız diye bir davamız olmayacaktı. Bu konuya tekrar döneceğim. 15 Temmuz ise 251 şehidimizin ve binlerce gazimizin olduğu meşum, karanlık, ürkütücü bir gecenin sabahında; o gece televizyonlarda söylediğim gibi yeni bir demokrasi şafağına doğması Türkiye'nin. Şimdi 15 Temmuz'un 10. yılında ciddi bir muhasebeye ihtiyaç bulunmaktadır. 15 Temmuz hiç şüphe yok ki devlete sızmış bir çetenin bir darbe teşebbüsüdür. Ve 15 Temmuz hiç şüphe yok ki bütün bir milletin sokaklarda, meydanlarda ülkesini savunduğu bir gecedir. Ancak 15 Temmuz'dan sonra yaşanan 10 yıl içinde, olağanüstü hâl uygulamaları ve birçok demokrasiden kopuşu getiren, eee, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'nin birtakım uygulamaları da içinde olmak üzere tekrar bir muhasebe yapmaya ihtiyacımız var.

22 Tem 2026 - 13:10 YAYINLANMA
Genel Başkanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun konuşması Son bir hafta içinde iki önemli tarihin yıl dönümüydü.

Bunu söyleme hakkına en çok sahip olanlardan biri olduğuma inanıyorum. Çünkü 15 Temmuz gecesi, o gecenin baş sorumlusu ve o geceki en önemli devlet yetkilisi olması gereken dönemin başbakanı, gecenin başbakanı, Ilgaz'da bir tünelde güvenlik için sabaha kadar saklanmışken; o geceye şahit olanlar bilir ki biz sadece Türkiye televizyonlarında değil, Türk televizyonlarında değil, uluslararası kanallarda da ülkesini savunan yegane devlet adamıydık. Evet, ülke içinde televizyonlarda konuşanlar oldu ama o geceye bakın; El Cezire'de, MBC'de, ABC'de, daha sonra CNN'de konuşan tek Türk vardı. Hiçbir yetkim yoktu. Ne olup olmadığını dahi detaylı bilmiyordum. Ama şuna inanıyordum: Eğer bir ülkede seçilmiş parlamentoya ve seçilmiş Cumhurbaşkanına karşı birileri harekete geçmişse, o ülkenin bütün fertlerinin üzerine mücadele etmek bir vecibe, bir... bir vazife olarak düşer. Ondan iki ay önce bana karşı yapılan bir darbe, bir parti içi darbe yaşamış olmama rağmen hiç tereddüt etmedim. Sayın Cumhurbaşkanıyla da hemen hemen eş zamanlı olarak ve Sayın Abdullah Gül'le, Cumhurbaşkanımızla eş zamanlı olarak televizyonlara çıktım. Ve iki mesajı verdim halka: "Bu parlamento 1 Kasım 2015'te benim başkanlığımda yapılan bir seçimle oluşmuş bir parlamentodur. Çıkın ve bu parlamentoyu, seçilmiş Cumhurbaşkanlığını ve seçilmiş parlamentoyu savunun." dedim. Ulaşabildiğim AK Parti il başkanlarına ulaştım, "Meydanlara inin." dedim, onu yaşayan... o geceyi yaşayanlar bilir. Sonra da Silahlı Kuvvetlerime, kuvvetlerime... kuvvetleri mensuplarımıza hitap ettim: "Sizlerle Harp Akademilerinde derslerde beraberdik." dedim. "Sizlerle YAŞ kararlarında beraberdik. Sizlerle terörle mücadelede omuz omuzaydık. Silahınızı halka değil, teröristlere ve vatan düşmanlarına çevirin." diye hitap ettim. Hiç tereddüt etmedim, sabahleyin başıma ne gelecek diye düşünmedim. Değil tünele, herhangi bir yere de saklanmadım. O olay yaşandı ve ertesi sabah gerçekten söylediğimiz gibi bir demokrasi şafağına doğduğumuz inancıyla sabahın erken saatlerinde de bu gazi Meclise geldim. Ama heyhat! O olaydan sonra oluşan ve Sayın Selçuk Özdağ'ın da komisyon başkan yardımcılığı yaptığı ve hükûmetin, bizim de desteğimizle oluşan komisyon, araştırma komisyonunun raporu hâlâ yayınlanmış değil. Bu rapora ne oldu bilinmiyor. O rapora, o komisyonun sorularına cevap veren, görevde olmadığı hâlde cevap veren tek yetkili de bendim; kapsamlı cevap veren. Birçok kişi beni uyardı, "Sayın Başbakanım bu sorulara cevap vermeniz gerekmiyor. Kısa kısa cevaplar verin, başınıza iş açılır." dedi. Allah şahit, millet de şahit; ben bu memleket söz konusu olduğunda başıma iş açılır diye hiç düşünmedim. Hiç tereddüt etmedim. Ne talimat verirken sesim, ne imza atarken elim titredi. İşte Selçuk Bey burada. O gecenin... o gecede filan görevde olan başbakan, Ilgaz'daki başbakan sorulara cevap verdi mi? Hayır. Herhangi bir devlet yetkilisi verdi mi? Hayır. Niye kurdunuz o komisyonu o zaman? Neyi saklıyorsunuz, neyi gizliyorsunuz? Ben cevap... Baktım ki komisyon yayınlamıyor, bir kitap hâline getirdim. Tarihe kayıtlarda 2017'nin başında yayınladım. Ve burada bu hain örgütle ilgili bildiğim her şeyi, aldığım her tedbiri şeye aldım, tarihe kayıt olarak geçti. Yarın hepimiz bu dünyadan göçeceğiz ama gelecek nesiller kimin o gece ne görevi yaptığını, kimin nerelerde saklandığını, kimin kontrolü olan komisyona cevap verdiğini, kimin vermediğini tarihe geçirecek ve o kara gecenin hesabı sorulacak herkesten. Ve onun üzerine, o kara geceyi yapan komutanların kardeşleri büyükelçi atanırken; vatan sathındaki yeterli ekonomik imkânlara sahip olmadığı için devletin açtığı o zaman okullara çocuğunu veren Anadolu, ay, eee, kadınları, erkekleri sivil ölüme terk edildiler. İsyanımız bunadır! Sayın Cumhurbaşkanına ve bütün yetkililere sesleniyorum: Adalet tam da bu zamanlarda lazımdır. Tekrar ne gerekiyorsa araştırın. Kim o gün silah kullanmışsa onlara gereken cezayı verin. Kim size darbenin başında olan generallerle ilgili teminat vermişse onları da yargılayın. Yoksa 2015 Yüksek Askerî Şûrası'nda birçoğu temizlenecekti, biliyor, bunu devlet yetkilileri bilir. Kim teminat verdiyse onları yargılayın. Ama KHK mağdurları, ama emir altında oldukları için hiç kurşun da sıkmadıkları hâlde, emir oldukları için orada, altında oldukları için orada bulunan sıradan askerleri cezalandırmakla benzer darbe teşebbüslerini engelleyemezsiniz. Ve bu bağlamda son günlerde açılan, rahmetli dostum ve Türk siyasetinin alnının akı, tertemiz bir insan, vatanperver Muhsin Yazıcıoğlu rahmetlinin davasıyla ilgili de birkaç hususu dile getirmek isterim. Muhsin Yazıcıoğlu 28 Şubat'ta direnen bir kahramandır. Hiçbir zaman kendisine yapılan teklifleri, maddi çıkar tekliflerini göz önüne almamış, değerlendirmemiş, birilerinin mayası... maşası olmayı asla kabul etmemiş bir Anadolu evladıdır. Yiğido olarak anılan, Sivas'ın yiğido olarak anılmasını sağlayan yiğitlerden biridir. Cenab-ı Hak mekânını cennet eylesin. Eğer bir dava açılmışsa şimdi, bu davada ucu nereye kadar giderse gitsin araştırılmalıdır. Hiç tereddüt edilmemelidir. Ucu FETÖ'ye mi gidiyor, üçü... ucu başka bir yere mi dokunuyor, devletin o günlerde görevli olanlarının herhangi birine mi gidiyor; nereye giderse gitsin araştırılsın. Sayın Abdullah Gül, Denetleme... Devlet Denetleme Kurulunu harekete geçirmişti, o rapor tekrar gözden geçirilsin. Biz de görevimiz esnasında her zaman, "Bu dosyanın hiçbir gizli tarafı kalmasın." diye talimat verdik. Şimdi açıldıysa gidin sonuna kadar. Ama asla bunu bir siyasi istismar malzemesi yapmayın. Milliyetçi oyları alabilmek için bir siyasi istismar malzemesi olarak görmeyin. Takip edeceğiz bu davayı. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun emaneti hepimizin emanetidir. Onun davasını takip etmek en asli görevdir. İkincisi 20 Temmuz. Ama 20 Temmuz Kıbrıs'la ilgili şu anda birçok dolaplar dönüyor, takip ediyorum. Takip ediyorum, hepiniz görmüşsünüzdür; Atina'da Avrupa Birliği yetkililerine ve orada küstahça konuşan bir Amerikan kongre üyesi, Trump'ın bir dostunun da bulunduğu ortamda verdiğim cevabı hepiniz takip etmişsinizdir. Biz Türkiye'nin çıkarı söz konusuysa içerideki ihtilaflara bakmayız. Yüreğimize bakarız, zihnimize bakarız, tarihî sorumluluğumuza bakarız. Gereken cevabı verdim, vermeye devam edeceğim. Ankara'da oturanlar ihmal bile gösterseler, asla görevde olup olmama bakmaksızın Türkiye'nin çıkarını dünyanın her platformunda korumaya, Atina dâhil olmak üzere nerede olursa olsun bizim görüşlerimizi dile getirmeye devam edeceğim. Peki NATO? Özellikle sustum. Hani "Türkiye bir başarı hikayesi yazıyor" diye bir büyük, bir propaganda ortamında olunduğu için "Aman Türkiye'nin itibarı yükseliyorsa biz gerekirse bir müddet susalım." dedim. Ama şimdi muhasebe vakti. Ve bu muhasebeyi Sayın, eee, Cumhurbaşkanı ve yetkililer asla sıradan bir eleştiri olarak almasın, yön göstermek için söylüyorum. Eğer siyasi bir rant peşinde olsaydım ilk gün sert şekilde eleştirirdim, eleştirecek çok şey vardı. Sabrettim, 15 gün geçti. E, yeter. Yeterli süre. Evet, güzel bir organizasyon yaptınız, Allah razı olsun. Türkiye'yi iyi organizasyon kabiliyeti açısından dünyaya iyi tanıttınız. Sayın Cumhurbaşkanı gibi ben de emeği... kimin emeği geçmişse teşekkür ediyorum. Evet, Mehter Marşı'yla karşıladınız, milletin de hamasi duygularını, millî duygularını uyandırdınız. Güzel, o da güzel. Ama ne elde ettiniz? Ben ona bakarım. Bakın şimdi size şu NATO bildirisi... Bir NATO zirvesi sonrasında NATO zirvesindeki bildiri ne getirdi, ne götürdü, ona bakılır önce. Sonra içerideki tartışmalara bakılır. Bir ufuk çizildi mi, ona bakılır bir de. Bizim ülkemizin çıkarları açısından ne oldu burada? Çünkü bu zirveler sadece zirve değildir; ikili ilişkilerin de konuşulduğu, dünya gündeminin konuşulduğu mekânlardır. Şimdi 6 maddelik NATO tarihinin en kısa bildirisi yayınlandı. Evet, son dönemlerde "NATO bildirileri kısa olsun" diye ilkesel bir karar var da, yahu Allah aşkına bu kadar maliyet şu kadar bildiriye mi sığdı? Ne var bu bildiride? NATO'nun ekonomik harcamaları mesela, onlar teknik düzeyde tamam. Bizi ilgilendiren 2 konuya yer verilmiş. Birisi Ukrayna; o da sadece bizi ilgilendirmiyor, NATO'yu bütünüyle ilgilendiriyor, dünyayı ilgilendiriyor. Bir de İran. İran'a da sert bir uyarı verilmiş: "Hürmüz Boğazı'nı kapatma, nükleer bombaya sahip olma." Yahu Allah aşkına dünyanın tek meselesi İran tehdidi mi? Niye bir Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi, "Bu bölgede bir başka ülke, İsrail, beni açıktan tehdit ediyor. Bana saldırı yapacağını, bir sonraki hedefin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu söylüyor ve ben NATO üyesi olarak sizin kanaatinizi öğrenmek istiyorum." diye niye sormadık Allah aşkına yahu? İran bize tehdit mi? Değil, ha rakibimizdir fakat şu anda İran'dan bize "Ben Türkiye'ye hesap soracağım, ben İsrail'den sonra Türkiye'yi dize getireceğim." diye bir ses duydunuz mu Allah aşkına? Ama İsrail'in o cani, soykırımcı Netanyahu'su, parlamentosu her gün Ankara'ya mesaj gönderiyor. Ya siz NATO var elinizde, şunu diyemiyor mu... diyemediniz mi arkadaş yahu? "İsrail'le NATO arasındaki bütün... bütün ortaklık operasyonlarına katılmasını bloke edeceğim. Bundan sonra NATO, benim de güvenliğimi korumak için kurulan bir örgüttür. Bundan sonra İsrailli hiçbir askerî yetkiliyi NATO ortak operasyonlarında görmeyeceğim." diyemediniz mi? Norveç ve İspanya gibi Filistin dostu 2 ülke, ikisinin de başbakanını tanırım. İkisi de son derece ilkeli insanlar. Onları yanınıza alarak Oslo ve Madrid süreci, Norveç ve İspanya... Hadi ama şeyden bahsetmediniz, Gazze soykırımından bahsetmeye cesaretiniz yok, hadi Filistinliler adına sert bir şey söylemeye cesaretiniz yok da, Norveç ve İspanya'yı yanınıza alıp diyemediniz mi? "Oslo ve Madrid süreçlerinin gerektirdiği Filistin Devleti kurulmadan Orta Doğu'da barış olmaz." diyemezdiniz mi? Diyemediniz mi, şuraya yazdıramazdınız mı onu? Zirve Türkiye'de yapılıyor. Bu bildiriyi ev sahibi ülke öncelikle draftını çıkartır. Koymadınız mı oraya? Koydunuz da onlar çıkardıysa yine de bir şey derim. Ama koymadıysanız arkadaşlar, her gün "Gazze" diye milletin vicdanına hitap etmenin ne anlamı var yahu? NATO ne zaman bize lazım olacak? Yunanistan'la bir savaş olsa, zaten NATO içi bir mesele... İnşallah olmaz hiçbir savaş. E İran'la da bizim böyle bir şu anda şeyimiz yok elhamdülillah, 1639'dan beri değişmemiş sınır var. NATO bize ne zaman lazım olacak yahu? Ne zaman lazım olacak? Bir başka ülke açıkça beni tehdit ederken NATO o ülkeyi kollayıp, o ülkeye... o ülkenin saldırdığı bir başka ülkeye yani İran'a, İsrail'i kollayıp İran'a ambargo... şey, ültimatom veriyorsa benim NATO üyeliğimin ne anlamı var yahu, sorarım! Bana ne kazandırıyor? Bunu atın. Gelelim diğer boyutlarına. Bakın, gerçekten her yerde Türkiye Cumhuriyeti hükûmetinin, kim başta olursa olsun, başarılarıyla gurur duyan bir devlet adamı olarak söylüyorum, hüzün duydum. İnsan hakları bilmeyen, hukuk bilmeyen bir başka ülkenin devlet başkanı; toparlayıp başkentinden oraya götüren, uluslararası hukuk tanımayan, hukuk tanımayan bir adam Ankara'da bulunduğu süre içinde 3 kez, 1 kere değil, 3 kez Rahip Brunson'dan bahsetti. Yahu bu bize hakaret yahu! Bir, Sayın Başbakanla... Sayın Cumhurbaşkanıyla basın toplantısında. Bir, hiç gereği yokken Suriye devlet başkanına yaptığı basın toplantısında. Bir de kendi tek başına yaptığı basın toplantısı. Yahu Allah aşkına Anadolu gündemi Rahip Brunson mu? Niye söylüyor bu adam bunu? Şunu demeye getiriyor: "Ben bu Türkiye Cumhurbaşkanına var ya, bir telefon ederim istediğimi alırım. Herkes gözüne baksın. Türkiye gibi güçlü bir devletten ben bir telefonla istediğimi alıyorsam diğerleri hizaya girsin." diyor ve bunu Ankara'da söylüyor. Olmaz böyle şey! Olmaz böyle şey. Hadi Sayın Cumhurbaşkanı nezaketen orada, ortamda söylemedi; birinin gidip Amerikalılara şunu demesi lazımdı, diplomatlardan birinin: "Bir daha bu konu açılırsa biz de başka konular açacağız." demesi lazımdı. Hayır. Yok, uyaran yok. Nedir bu yahu? Biz sömürge ülkesi miyiz? Kim bize talimat verebilir, hukukumuza talimat verebilir? Verdi ama anlaşılan. Sonra Golan Tepeleri. Yahu burada Beşşar Esed'e de, Suriye devlet başkanına da bir çift sözüm var. Yahu senin yanında, sizin... senin yanında Amerika Birleşik Devletleri başkanı "Golan'ı İsrail'e verdim, iyi yaptım." dedi ve sustunuz. Olmaz! Ne Türkiye susabilir, ne Suriye susabilir, ne Sayın Erdoğan susabilir, ne Sayın Beşşar Esed susabilir. Golan Tepeleri Suriye'ye aittir ve mutlaka Suriye'nin toprakları içine geri dönecektir. Bunu diyemediniz. Biz Suriye'yle İsrail arası barış görüşmeleri yaptık, arabulucu bendim. Tek şartı vardı: Golan Tepeleri'nin iadesi, Suriye tarafından. Ne oldu şimdi? Neredesiniz? Hayır. Gelelim F-35 meselesine. F-35 dosyasını başından beri yakından bilirim. İlgili paşalarla defalarca toplantı yaptım ve her seferinde talimat da verdim: "Her şeyden vazgeçilecek, F35'ten vazgeçilmeyecek." dedim. Neden biliyor musunuz? 5. nesil savaş uçağı. Özelliklerini saymayayım. S-400'ü alıp da F-35'i göz ardı ettiklerinde bir açıklama yapmıştım ve bütün özelliklerini saymıştım teknik olarak F-35'in. Hepsini saydım. Yahu F-35'in ortağıyız. Putin'i tatmin etmek için S-400'ü aldınız. Peki kim soracak bunun hesabını? Kaybettiğiniz F-35'i, ortaklıktan çıkarak kaybettiğinizin çetelesini kim tutacak? Bakın size söyleyeyim, bir tane örnek vereceğim. Bir tane. F-35'in içinde olmaya devam etseydik, F-35'in yedek parçalarının üretildiği tesisler Türkiye'de kurulacaktı önemli ölçüde ve Türkiye'ye teknoloji transferi olacaktı. Biz o zaman Ankara-Konya arasındaki Bağrıaçık arazi şeyleri F-35'in teknolojik gelişimi için kullandık. Ama bir proje var ki, Kale, yani Kale, ııı, Çanakkale Seramik'ten Kale Holding'le Pratt & Whitney arasında yapılan bir anlaşma. 2010 yılında kuruluyor F-35'in bir parçası olarak. Şirket İzmir Gaziemir'de, Ege Serbest Bölgesi'nde, Mayıs 2011'de temeli atılıyor. Mayıs, şey, eee, geçici tesisi 2012'de, resmî açılışı 2014'te yapılıyor. Açılışı da dönemin Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül yapıyor. Kapalı arazisi yaklaşık 100.000 metrekare, kapalı alan 14.000 metrekare. Açılış döneminde toplamda 700 kişi çalışacak. Çarpıcı olan şurası: F-35 motorundaki, bakın diğer aksam değil, motorundaki yaklaşık 4000 parçanın 300 kadarı ilk aşamada Türkiye'de üretilecekti bu tesiste. Ayrıca yatırım genişledikçe 4000 parçanın, motorun... Şimdi yalvardığımız motor var ya, o da değil, motoru bizzat Türkiye'de üretecektik. 4000 parçanın 1000 parçası Türkiye'de üretilecekti. 1000 parçası! Yani F-35 motorlarının yüzde 25'i Türkiye'de üretilecekti. Ha, Türkiye'de üretilmesi tek başına şeydi, o sırada biz teknoloji alacağız, geliştireceğiz ASELSAN gibi, uçak motorunu geliştireceğiz, birine yalvarmayacağız "Kaan için uçak motoru" diye yahu! Bunların hepsi planlandı ve size bırakıldı. Elinizdeydi, ne yaptınız? "Putin'le arayı düzelteceğiz" diye F35'ten çıktınız. O günlerde de F-35'in ne kadar işe yaramaz olduğunu kamuoyuna pompaladınız. Şimdi niye peşinden koşuyorsunuz? Niye buradan, Türk Silahlı Kuvvetlerinden doğacak zaafı hesap edemediniz mi? Yunanistan'da bana en çok sorulan soru "F-35 alacak mı Türkiye?" sorusuydu. "Ortağız biz orada." dedim. Ama vaka, bütün bu projeler alternatif tedarik merkezlerine yönlendirildi, Türkiye dışındaki yerlere gitti. Artık oraya yerleşti, bunlar geri gelmez. Size ne kalır biliyor musunuz? Aynen F-16 gibi uçakları satın almak kalır. Parasını verip F-35 alacaksınız, onu bile şarta bağlıyorlar. Hâlbuki siz ortağıydınız bunun yahu! Kimdir bunun hesabını verecek olan? Yüreğim yanıyor yahu, böyle bir zaaf olur mu? Şimdi detaya girmeyeceğim teknolojik donanım itibarıyla. Sadece Türkiye'de üretilecek ustalar olsun... Bu, bu fabrika atıl. Hani yine üretim yapıyor ama F-35'le ilgili değil, diğer havacılıkla ilgili bazı üretimlere kaydırıldı. Ama kapasitesi düştü. Ve toplam hacminin üreteceği rantın, şeyin, ııı, artı denilen 25 milyar dolara kadar çıkması düşünülen bir proje. Kim kaybetti? "Dostum Putin" derken bunu kaybettiniz. Şimdi "Dostum Trump" derken, kaybettiğiniz şeyleri ağır bir bedelle almaya çalışıyorsunuz. Peki, biraz önce Sayın Grup Başkanımız zikretti, Akkuyu bakımın hikayesini de söyleyeyim size, takip etmek durumundayım. 10 yıl önce, 11 yıl önce, 2015 yılı Başbakanlığın ilk dönemlerinde Rusya resmen bize başvurdu ve dedi ki "Akkuyu stratejik yatırım alanını alın ve vergi muafiyeti sağlayın." Onun üzerine de Sayın Taner Yıldız'ı, bu anlaşmaları yapan Taner Yıldız'ı çağırdım. "Hangi şartlarda yaptınız şu anlaşmayı, anlat bana." dedim. Anlattı. Zannediyorum birim fiyatı 11.4 sent diye yanlış hatırlamıyorsam. "Şimdi işte şöyle yaptık, bu..." "Tamam, Ruslara şunu söyleyin." dedim. "Madem bu anlaşma birim fiyatı vergi muafiyeti olmadan tespit edildi, tekrar müzakere etmeye hazırız ama vergi muafiyetinden bizim kaybedeceğimiz geliri fiyat, birim fiyattan düşürürüm." dedim. Yani "Tekrar o zaman 7 sente mi düşecek, 8 sente mi, kaça düşecekse. Ama asla karşılıksız vergi muafiyeti vermem." dedim. Ve benim dönemimde verilmedi. Benden sonra bu verildi. Bir uçakta Mehmet Şimşek'e sordum, benden sonra dönen şeye devam etti. "Şimdi nasıl yaptınız, nasıl verirsiniz?" dedim. "Nasıl karşılıksız olarak bir yabancı devlete bu imkânı sağlarsınız? Milyarlarca dolar Türkiye'nin hazinesinin gelirinden fedakârlık edildi. Biz vermemiştik." Ben önüme gelen dosyayı çalışırım. Ve memleketin bir kuruşunu kimseye yedirtmedim, yedirtmem dedim. Şimdi devletin başına ahlak gelsin, itibar gelsin, hikmet gelsin. Şahısların gelmesi hiç önemli değil, o gelsin de. Devletin itibarı olsun, hikmeti olsun, ahlakı olsun, adaleti olsun da bizlerin gelmesi önemli değil. Hiçbir zaman herhangi bir makama aday olmadım, aday olduğumu da söylemedim. Ama bu, bu devletin bu yönlerini de savunduğumu herkes bilir. Sıradan bir vatandaş olarak da savunmaya hazırım. Bütün kimliklerimden, bütün vasıflarımdan soyunur; bedenen değil vicdanen üryan bir şekilde halkın önüne çıkar konuşurum her şeyi. Hiçbir unvana ihtiyacım yok, hiçbir eee pozisyona da ihtiyacım yok. Şimdi Kıbrıs konusunda son şunu da söyleyeyim, biraz da vakit... uçağa yetişecek Sayın Babacan. Kıbrıs konusunda dönen dolapları çok yakın takip etmek lazım. Antonio Guterres iyi arkadaşımdır. Onu da görsem soracağım "Ne yapmak istiyorsunuz?" diye ama perde gerisinde ne olup ne bittiğini takip etmek lazım. Gelelim ülke içinde. Üretim alanında muazzam bir kriz yaşanıyor. Dün Polatlı'daydım. Evvelsi gün Polatlı'da Sarıoba Mahallesi, Müslüm Mahallesi, köyü aslında, Şabanözü Mahalleleri ve 10 eee köyün muhtarıyla o toplantıları yaptım. Sonra da borsaya gittim, borsadaki işlemleri takip ettim. Arkadaşlar bir rezalet! Çiftçilerimiz kan ağlıyor. Muhtarları uzun saatlerce dinledim, ziraat odasında ayrıca toplandım. Genç bir kadın çiftçi vardı, tebrik ettim Melike kızımızı böyle genç yaşta devam ettiği için. Bakın size çarpıcı birkaç örnek vereyim. Bir; 16.500 TL alım fiyatı verilmiş, taban fiyatı. Yahu taban değil, tabanın tabanı! Gittim borsaya, 3 seans takip ettim. 16.500'ü gören buğday olmadı, alıcı üretici olmadı. 16 bini gören de olmadı. 15.500'ü de gören... 15.300, 15.400, 15.500, 13 binden 15.000 bandında satıldı buğday yahu. Ne yapmak istiyorsunuz siz? Ve DAP gübresi 42.000 TL. Bu 16.500... İki buçuk ton buğdayla 1 ton gübre alamıyor vatandaş. 5 kg buğdayla 1 litre mazot alamıyor bu çiftçi, niye dursun orada? Büyükşehir yasasıyla bütün hayvancılık alanlarını kapatmışsınız neredeyse. 40.000 hayvan... 40.000 baş hayvandan 22.000, 25.000 başa düşmüş birkaç sene içinde. Felaket bir tablo. Gordion tarihin en önemli turizm merkezlerinden birisi Gordion. Ankara'nın da büyük zenginliği. Gordion'un yolunda, Gordion'a gidecek yol yok düzgün. Şeye gelip, Polatlı'ya gelip Gordion'a gitmek isteyen ise araba bulamıyor. Buradan Sayın Mansur Yavaş'a da söylüyorum, oraya bir servis koyun. 10 köy toplu ulaşımı yok. Gordion'la birlikte 10 köyü bağlayın, onların yolunu da düzeltin. Yahu bunlar sizin vazifeniz. Şimdi geçen hafta da iki önemli ziyaret yaptım. DEİK'e gittim. Sayın Nail Olpak ve heyetiyle görüştüm. Çok önemli değerlendirmelerde, istişarelerde bulunduk. Bir de Türkiye Gümrükçüler Derneğine gittim. Toygar Naybar ve Ümit Özüren ve ekibi ile görüştüm. Arkadaşlar hepsi felaket tablosu çiziyor. Bakın, 2022-2025 arası hazır giyim ihracatı 21.2 milyar dolardan 16.8 milyar dolara düşmüş. İhracatın payı yüzde 8.3'ten, hazır giyimin yüzde 6.1'e düşmüş. Kayıtlı istihdam tekstilde, hazır giyimde 1.222.609 kişiden 845 bine düşmüş. Aktif iş yeri sayısı 64 binden 54 bine düşmüş. Yani 3 yıl içinde 10.000 yer kapanmış hazır giyim, bu yahu! Ve bir felaket; enflasyon yüzde 216. 3 yıl içinde asgari ücret yüzde 351, politika yüzde... faiz yüzde 241, döviz kuru yüzde 144 artmış. Nasıl rekabet edecek? Çok, çok bilinçli bir organizasyon. Çok güzel bir sunum yaptılar. Burada da yapmışlardı sunumu bana, orada bir daha dinledim. Şu anda Türkiye dünya hazır giyim ticaretinde ihracatı gerileyen tek büyük üretim ülkesi. Herkesin artıyor Bangladeş'in, Kamboçya'nın; Türkiye'nin geriliyor. Kriz, maliyet krizi... Hepsini şikayet etti. "Her şeyi yapsak finansman bulamıyoruz, finansman maliyeti..." Rakipler arasında diğer rakipler büyüyor, bir tek Türkiye küçülüyor. Kriz varsa herkesin küçülmesi lazım değil mi? Küresel pazar daralmıyor, doğuya yayılıyor. Ve çok güzel bir stratejik çağrıda bulunuyor. Bunu bütün devlet şeye de götürmüşler, Sayın Cevdet Yılmaz'la ilgili bakanlara. Herkes çok beğenmiş. 3 aşamalı: Kısa vadede kanamayı durduran, 2026-2030 orta vadede değeri taşıyan ki çok güzel projeleri var: Doğuda serbest bölge ve endüstriyel alanlar kurarak Van'da, İran'a, Ermenistan'a, Suriye ve Irak pazarına açılmak ve Suriye'de özel bir üretim alanı kurmak. Çok güzel projeler. Ve üçüncüsü uzun vadede tekrar liderliği almak sektörde. Ama ne olmuş? Anlattıkları kadarıyla onlar şikayet etmedi ama Cumhurbaşkanı Yardımcımız dinlemiş, bir bakana yönlendirmiş. O bakan başka birine yönlendirmiş, o bakan başka birine yönlendirmiş. Döne döne Ankara'da gitmedikleri yolu kalmamış ama eylem yok. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi kimseye yetki vermiyor. Herkes "Sayın Cumhurbaşkanımıza bir anlatsanız bunu." diyor. Sistem tıkanmış. İki gruba ııı daha kısaca zikredeceğim. Birisi gazilerimiz. Burada da temsilcileri var. Bir ülkenin üretimi durmuşsa ekonomisi biter. Gazilerin... gazilere itibar gösterilmemişse vicdanı biter, emanet duygusu biter. Er gaziler, er şehit yakınları Güvenpark'ta... Gittim, Can Bey hepsiyle ilgileniyor, tek tek dinledim. Bir tanesi de Mehmet; benim Devlet Övünç Madalyası'nı taktığım, iki gözünü terörden kaybetmiş bir kardeşimiz. 10 gündür çırpınıyorlar. Seslerini duyurmak istedikleri de çok bir şey değil: Gazilere verilen haklarda unvan farkı olmasın, erler diğerlerinden ayrı gözükmesin. Subaya bir şey tanıyorsunuz, ere başka bir standart koyuyorsunuz. Kıbrıs gazilerimizle buluştum. Orada madalyalar gördüm, "Ooo, iyi." dedim. "Bu madalyaları Türkiye vermedi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti verdi." ve şey dediler: "Yahu Allah aşkına kendi gazimize madalya mı veremiyoruz yahu?" İşte çağrıda bulunuyorum: 20 Temmuz'un yıl dönümünde bütün Kıbrıs gazilerimize Türkiye Cumhuriyeti'nin gerekli itibarı göstermesi lazım. Sayıları gittikçe azalıyor. Burada EDESEN temsilcilerimiz, Eğitim Destek eeeciler Sendikası, usta öğreticiler, öğretmenlerimiz; hepiniz hoş geldiniz diyorum. Bir şey... birisi bir şey öğretiyorsa, hiç kimsenin bu öğretenler arasında fark gözetme... Mesela ben bir hocayım, üniversite hocasıyım. Her zaman söylerim: En değerli hocalık üniversite hocalığı değildir, ilkokul öğretmenliğidir. En değerli, istihdam açısından en değerli grup ne derseniz, usta öğreticilerdir. Onlar istihdama yetiştirirler insanları. Ama usta öğreticiler, özel, özel, eee, okul öğretmenleri günlerdir, eee, gösterilerde, eylemlerde bulunuyorlar, seslerini duyuramıyorlar. Sizlerin sesiniz, sözünüz, soluğunuz bizler olacağız inşallah. Hukuka da dayalı güvensizlik olağanüstü noktaya geldi. Çarpıcı iki örnek vereceğim yaşanmış örnekler. Kartalkaya faciası için "78 can yürüyüşü" diye adalet, eee, Kartalkaya'dan Ankara'ya yürüdüler. Yürüyen ki yüreği yangın biri de benim komşumdu, bizzat biliyorum acılarını. Yürüyenlerin arasında bir isim dikkatimi çekti: Abdurrahman Gençbay. 25 yaşındaki oğlu Yiğit Gençbay'ı kaybetti. Kim Abdurrahman Bey biliyor musunuz? Tahmin edin bakalım. Danıştay 9. Daire Başkanı... üyesidir, değil Daire Başkanı. Eğer Danıştay 9. Daire Başkanı oğlunun hukukunu aramak için, adalet için yollara düşmüşse, vay bu hukukun hâline, vay bu memleketin hâline! Yüreği yanıyor, çünkü evlat acısı. Ve hâlâ Kartalkaya yangını ile ilgili bakan pişkin bir şekilde yerinde oturuyor yahu, pişkin bir şekilde oturuyor yahu! Buna nasıl yürek dayanır, buna nasıl vicdan dayanır? O bakanı her gün gördüklerinde ne hisseder Kartalkayalılar, Kartalkaya'daki hayatlarını kaybedenlerin yakınları? Kimse cezalandırılmadı orada. Bir itfaiye memuru bilmem ne bilmem ne... Yahu müteselsil gider bunlar, müteselsil ihmal varsa. Ki neler söylendi Kartalkaya'yla ilgili. Dün bana bir mesele daha intikal etti, doğrudan aradım konuştum. Şanlıurfa'da bir olay yaşanıyor. Bir doktor hanım, tesadüfen de soyadı Davutoğlu, nadir bulunan bir soyadıdır ama bu doktor hanım bir Kahramanmaraşlı kardeşimizle evlenmiş, soyadı Davutoğlu. Doktor hanım bir hastasını takip ediyor, gayet de iyi ilişkileri var, hastasının da bir şikayeti yok. Acil olarak sezaryen yapması gerekiyor. Sonra da doğan komplikasyon dolayısıyla Harran, ııı, hastanesine sevki için 32 kez kayıtları var, 32 kez sevki için arıyor. 112 geç geliyor. Sevk geç yapılıyor. Neyse, bunun... tüm bunlar bir hata, eksikler zinciri olabilir ama sonuna geleceğim. Maalesef bu kadınımızı kaybediyoruz. Daha önceki 2 ameliyatı falan da olduğu için, kadın... eee, bu kardeşimiz hayatını kaybettikten hemen sonra doktor hanımı evinden arayıp "Gelip sizi alacağız, karakola götüreceğiz." diye. "Ben gelirim." diyor, gidiyor, nezarete atıyorlar. Bakın, daha hiçbir tıbbi araştırma yapılmış değil gerçekten bir ihmal var mı, bir yanlış var mı? Ve suçlama, taksirle ölüme sebebiyet vermek. 24 saate yakın orada kalıyor. Ertesi gün nezaretten adliyeye kelepçeli olarak gönderiliyor. Basın da bunu alıyor, "Cani doktorlar" diye bir şeye dönüştürüyor. Şimdi arkadaşlar, Sağlık Bakanına söylüyorum: Bu doktorlar sizin doktorlarınız. Sağlık Bakanlığından izin almadan nasıl bir... bunlar yaşanıyor? Sağlık Bakanlığı kimi koruyacak? Doktorunu koruyamıyorsa Sağlık Bakanlığı kimi koruyacak? Yahu bu ülkenin doktorlarının nedir sizden çektiği yahu? Ne istiyorsunuz? "Giderlerse gitsinler..." Kelepçelemek ne demek yahu? Araştırırsın. Malpraktis diye bir yasa var değil mi Kani Bey? Araştırırsın, gerçekten ihmali varsa usulünce cezalandırır. Ama ne aile şikayetçi ne herhangi bir resmî şikayet var. Bir savcı, acemi bir savcı alıyor. Eline güç geçen memlekette herkes hukuku kendisinin gücünü göstermek için kullanıyor. "Ben seni... ben sana gücümü gösteririm." Adaletin gücü kalmadı, kişilerin gücü var. Ve şu anda bu doktor hanımın itibarı yerle bir oldu, meslek itibarı. Nasıl bir daha doktorlar birisi geldiğinde müdahale etmek için kendilerinde cesaret bulacaklar? Yazık. Ve son olarak, buna detaylı girmeyeceğim, Sayın Babacan girdi. Bu Ahbap olayı. Bakın, çürüme Türkiye'de şöyle başladı veya dünyanın her yerinde: Önce bir kesim çürüyor. İdare edenler o kesimlerin çürümesine göz yumuyor veya iş birliği yapıyor. Sonra bu yayılıyor, siyaseti kapsıyor. Sonra da toplumu kapsıyor. Bu olay bundan ibaret. Türkiye'de eğer tepeden bir siyasi ahlak yozlaşması olmasaydı hiç kimse bu çapta bir yolsuzluğa cesaret edemezdi, edemezdi! Yukarıda ahlaksızca servet transferi yapan siyasetçilerin serbestçe dolaştıklarını gören sıradan insanlar da "Ben de kendi servet transferimi yapayım." diyor. "Nasıl olsa sanatçıyım, bana dokunamazlar." diyor. "Çok meşhur, herkes de beni seviyor, bana dokunamazlar." diyor. Ve toplumun iki kavramı, bakın. 2 dosya aynı anda: Birisi Yunus Emre. Bak, bu dosyası resmî. Yunus Emre gibi bir ismi yolsuzluğa bulandırdılar. Diğeri de toplumda örfen en çok sevilen kavram, ahbap. Ahbabı da hasıma çevirdiler arkadaşlar. Tümüyle bu toplum, tümüyle bir ahlaki devrime ihtiyaç hissediyor. Bu devrimi yapabilecek cesareti olanlar siyaset yapmalı. Bu devrimden, bu devrimi şahsi ikbali için çaba, eee, kullanacak olanlar, şahsi geleceği için itibar olarak kullanacak olanlar ise Allah indinde de millet önünde de hesap verir. Bizim her şeyden önce unvanlarımız ve makamlarımız ne olursa olsun tertemiz bir ahlak, tertemiz bir siyaset, tertemiz bir toplum, tertemiz bir devlet kurmaya ahdetmemiz lazım. Allah yardımcımız olsun.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: