YENİYOL GRUBU GRUP BAŞKANVEKİLİ, MUĞLA MİLLETVEKİLİ DOÇ. DR. SELÇUK ÖZDAĞ’IN BASIN TOPLANTISI KONU: BMC Markası odağında savunma sanayisinde hükümetin yanlışları

Değerli basın mensupları, İktidarın en fazla övündüğü ve maalesef oya tahvil etmek için kullandığı milli bir meseleden, 90 milyonun dahil olduğu siyaset üstü bir meseleden bahsedeceğim. Savunma sanayi konusunda atılan her adımı ranta ve oya tahvil eden iktidar partisinin, söylem ve eylem tutarsızlığını açıkça ortaya koyan bir meseleden bahsedeceğim. Tabi öncelikle BMC markasının Türkiye ve Türk savunma sanayisi için ne demek olduğundan başlamak lazım. BMC’nin hikâyesi 1964 yılında İzmir’de başlar. British Motor Corporation ortaklığıyla kurulan şirket, yüzde 74 yerli sermayeyle Türkiye’nin otomotiv üretiminde önemli bir adım atmasını sağlar. İlk yıllarda Austin ve Morris markalı ticari araçların üretimiyle başlayan faaliyetler, kısa sürede kamyon, kamyonet, traktör ve motor üretimine kadar genişler. 1976 yılında Türkiye’de dizel motor üretimini gerçekleştiren ilk şirketlerden biri olan BMC; endüstriyel motorlardan jeneratörlere, deniz motorlarından askeri araçlara kadar geniş bir teknoloji üretim alanı oluşturur.

17 Mar 2026 - 17:48 YAYINLANMA
YENİYOL GRUBU GRUP BAŞKANVEKİLİ, MUĞLA MİLLETVEKİLİ DOÇ. DR. SELÇUK ÖZDAĞ’IN BASIN TOPLANTISI KONU: BMC Markası odağında savunma sanayisinde hükümetin yanlışları

1989 yılı ise BMC için bir dönüm noktasıdır. Şirketin bütün hisseleri Çukurova Holding tarafından satın alınır ve BMC yüzde yüz yerli sermayeli bir otomotiv üreticisi haline gelir. Bu gelişme Türkiye açısından önemli bir kazanımdır. Çünkü artık Türkiye’nin motorlu araç geliştirme ve üretme kapasitesine sahip tamamen yerli bir şirketi vardır. Bu süreçte şirket yalnızca üretim yapmaz; aynı zamanda ciddi bir mühendislik kapasitesi oluşturur. 1990 yılında dünyaca ünlü İtalyan tasarım firması Pininfarina ile yapılan işbirliği ve 120 milyon doları aşan yatırım sonucunda geliştirilen “Profesyonel” serisi, tamamen BMC’ye ait mühendislik ve tasarım çalışmalarının ürünüdür. Böylece BMC, 2,8 tondan 40 tona kadar farklı segmentlerde ticari araç üretebilen, dünyanın sayılı üreticileri arasına giren bir şirket haline gelir. BMC’nin tartışmalı süreci, şirketin 2014 yılında Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından satışa çıkarılmasıyla başlar. Yapılan ihalede tek katılımcı olarak giren Ethem Sancak’a ait Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ, BMC’yi yaklaşık 200 milyon dolar bedelle satın alır. O gün için kamuoyunda en çok tartışılan konulardan biri, ihalede tek katılımcı bulunmasına rağmen satışın tekrarlanmaması ve şirketin gerçek değerinin ortaya çıkıp çıkmadığı meselesidir. Çünkü o dönemde yapılan değerlendirmelerde BMC’nin yalnızca sahip olduğu arsa ve tesislerin değerinin bile satış bedelinin çok üzerinde olduğu dile getirilmektedir. Ancak tartışmalar bununla sınırlı kalmaz. Asıl dikkat çekici gelişme satıştan hemen sonra yaşanır. BMC’yi satın alan Ethem Sancak, şirketi devraldıktan yalnızca üç ay sonra hisselerin önemli bir bölümünü başka ortaklara devretmeye başlar. Bu süreçte BMC’nin %25 hissesi 100 milyon dolar karşılığında Öztreyler şirketine satılır. Aynı dönemde şirketin 2 %49,9 hissesi ise 300 milyon dolar bedelle Katar Silahlı Kuvvetleri Endüstri Komitesi’ne devredilir. Bu ortaklık doğrudan BMC hisselerinin ihale yoluyla satılması şeklinde gerçekleşmez. Katar’ın ortaklığı, BMC’nin sahibi olan Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ’nin sermayesinin artırılması yoluyla sağlanır. Haziran 2014’te yapılan bu işlemde şirket sermayesi yaklaşık %191 oranında artırılır ve bu artırıma Katar Silahlı Kuvvetleri Endüstri Komitesi %49,9 payla iştirak eder. Böylece Katar tarafı hem Es Mali Yatırım ve Danışmanlık AŞ’de hem de dolaylı olarak BMC’de yaklaşık yarı yarıya ortak konuma gelir. Bu gelişmenin hemen ardından şirket yönetiminde de değişiklik yaşanır. Ticaret Sicil Gazetesi’nde yayımlanan kayıtlara göre BMC’nin yönetim kuruluna yedi Katar vatandaşı atanır. Böylece Türkiye’nin savunma sanayiinde önemli üretim kapasitesine sahip şirketlerinden biri kısa süre içinde uluslararası ortaklı bir yapıya dönüşmüş olur. Ortaya çıkan tablo oldukça dikkat çekicidir. Çünkü Nisan 2014’te tamamı 200 milyon dolar bedelle satın alınan BMC’nin %75 hissesi, yalnızca üç ay sonra yapılan işlemlerle toplam 400 milyon dolar karşılığında el değiştirmiştir. Başka bir ifadeyle, BMC’yi satın alan yatırımcı, şirketi devraldıktan sadece birkaç ay sonra büyük bir hisse satışına giderek ortaklık yapısını köklü biçimde değiştirmiştir. Ardından Karasu süreci geldi. 2016 tarihli karar ile Sakarya Karasu’daki alan BMC’ye münferit yatırım yeri olarak tahsis edildi; karar metni, gerekli özel mülkiyet taşınmazları için acele kamulaştırma yolunu da açıkça düzenledi. Yani devlet burada sadece “yatırım gelsin” demedi; aynı zamanda arazi tahsisini, kamulaştırma imkânını ve bütün idari kolaylıkları da devreye soktu. Sonra bu arazi etrafında büyük vaatler üretildi: 222 hektarlık alanda dev bir üs, 500 bin metrekare kapalı alan, tanktan kamyona, motordan raylı sisteme kadar geniş bir üretim vizyonu ve 10 bine kadar istihdam hedefi dillendirildi. Peki sonuç ne oldu? Yıllar boyunca “geleceğin üssü” diye sunulan Karasu yatırımı durdu; 2024’te de Karasu ve İzmir ayağındaki bazı proje bazlı teşviklerin yürürlükten kaldırıldığı görüldü. Yani bir dönem alkışlarla anlatılan büyük hikâyenin önemli parçaları, zaman içinde sessizce geri çekildi. Bu mudur stratejik planlama? Bu mudur devlet ciddiyeti? Bu mudur kamunun kaynak kullanımındaki öngörülebilirlik? Bitmedi. 2018’de BMC’nin dört projesi proje bazlı teşvik sistemine alındı. Yine aynı yıl BMC’nin dizel motor yatırımına verilen desteklerde KDV istisnasından gümrük muafiyetine, vergi indiriminden enerji desteğine, faiz ve kâr payı desteğinden nitelikli personel desteğine kadar son derece geniş bir teşvik paketi devreye sokuldu. Sadece dizel motor yatırımında dahi 585 milyon liralık sabit yatırım öngörüsüyle çok kapsamlı destekler tanımlandı. Savunma sanayiine teşvik verilmesine kimsenin itirazı olmaz. Ama itiraz şuradadır: Teşvik verilecekse başarıya, yetkinliğe, takvime ve somut çıktıya göre verilir. Teşvik, kamu yararını büyütmek için vardır; siyasî koruma şemsiyesi oluşturmak için değil. Türkiye’de sorun, teşvikin varlığı değil; teşvikin hesabının sorulamamasıdır. 3 BMC özelinde yaşananlara bakıldığında, savunma sanayi üzerinden Türkiye’de devletin nasıl yönetildiğini, kamu kaynaklarının kime ve nasıl tahsis edildiğini, “yerli ve milli” diye pazarlanan büyük lafların arkasında nasıl bir ayrıcalık düzeni kurulduğu daha net görülüyor. Mesele öylesine bir şirket hikayesinden ibaret değildir. Mesele, devlet ciddiyetinin kaybolması, milletin malının, milletin bilgisi ve denetimi dışında, siyasî saiklerle belli gruplara dağıtılması, rant haline getirilmesi meselesidir. Savunma sanayii, herhangi bir sektör değildir.Savunma sanayii, bir devletin namusudur. Savunma sanayii, bir milletin caydırıcılığıdır. Savunma sanayii, siyasî propagandanın değil, millî güvenliğin alanıdır. İşte tam da bu yüzden, savunma sanayiinde alınan her kararın iki kat daha şeffaf, iki kat daha hesap verebilir, iki kat daha milli akla uygun olması gerekir. Ama ne yazık ki BMC ve Altay tankı sürecine baktığımızda karşımıza çıkan tablo şudur: Şeffaflık yerine sis perdesi, liyakat yerine imtiyaz, strateji yerine propaganda, teslimat yerine gecikme, hesap verme yerine slogan. Önce gerçeği teslim edelim. BMC bu ülkenin hafızasında yeri olan bir şirkettir. Köklü bir üretim geçmişi vardır. Türkiye otomotiv ve savunma sanayiinde belli bir birikimin temsilcilerinden biri olmuştur. Bu yönüyle BMC’nin tarihine saygı duymak gerekir. Zaten bugün itiraz ettiğimiz şey de tam burada başlıyor. Çünkü böylesine köklü bir sanayi markasının hikâyesi, doğal büyüme ve stratejik planlama ile değil; el koyma, satış, ortaklık, tahsis, teşvik ve devir zinciri üzerinden siyasetin gölgesinde şekillenmiştir. Şimdi gelelim Altay tankı meselesine. Altay tankı bu milletin göz bebeği olması gereken bir projedir. Çünkü ana muharebe tankı sıradan bir platform değildir. Devlet aklının, mühendislik kapasitesinin, tedarik zincirinin, zırh teknolojisinin, atış kontrol sisteminin, motor-transmisyon uyumunun, yani topyekûn bir savunma ekosisteminin ürünüdür. İşte bu nedenle Altay, Türkiye için yalnızca bir tank değil; aynı zamanda bağımsızlığının sembolü, milletimizin makus talihini değiştirecek bir eşik, muasır medeniyetleri yakalama ve hatta geçme yolunda bir teknoloji sınavıdır. 2018’de BMC ile seri üretim sözleşmesi imzalanırken kamuoyuna çok net bir hedef sunuldu: 250 adet Altay tankı üretilecek, ilk tankın 18 ay sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığına teslim edilmesi öngörülüyordu. Savunma Sanayii Başkanlığının 2017-2021 Stratejik Planı da ilk seri üretim tanklarının 2020-2021 döneminde envantere gireceğini ortaya koyuyordu. Yani devletin kendi belgelerinde, kendi sözleşmesinde, kendi planlamasında ortaya koyduğu hedef belliydi. Fakat ne oldu? Bu teslimat 18 ayda olmadı. 2 yılda olmadı. 3 yılda olmadı. 4 yılda olmadı. İlk teslimat ancak 28 Ekim 2025’te yapılabildi ve SSB’nin 2025 Faaliyet Raporu ilk iki tankın teslim edildiğini yazdı. Arada geçen süreyi propaganda ile kapatabilirsiniz ama takvimle kavga edemezsiniz. 18 ay diye anlattığınız proje, fiilen beş yılı aşan bir gecikmeyle ilk teslimata ulaşmışsa, ortada sorgulanması gereken çok ciddi bir yönetim sorunu vardır. Bakınız, burada iki gerçeği aynı anda söylemek zorundayız. 4 Birincisi: Evet, 2025 itibarıyla ilk teslimat yapılmıştır. Bunu inkâr etmek doğru olmaz. İkincisi: bu proje yıllarca gecikmiştir ve bu gecikmenin siyasî sorumluluğu vardır. İktidar yıllarca “yarın geliyor”, “çok yakında geliyor”, “ilk teslimat şu tarihte”, “seri üretim başlıyor” diyerek kamuoyunu oyaladı. Oysa gerçek şuydu: Motor sorunu çözülemedi, güç grubu meselesi aşılamadı, takvim kaydı, tesisler değişti, Karasu’dan Ankara’ya taşınan yatırım yeri düzenlemeleri yapıldı. Nitekim 2025 teslimatına gelindiğinde dahi ilk T1 tanklarında Güney Kore’den temin edilen güç grubu kullanıldığı; yerli BATU güç grubuna ise sonraki aşamada geçileceği açıklandı. Demek ki sorun sadece “tank yaptık” demekle bitmiyor. Asıl mesele, yıllardır “yerli ve milli” söylemiyle anlatılan projede temel darboğazlardan birinin yabancı güç grubu bağımlılığı olarak sürmesidir. Şimdi soruyorum: Eğer bu proje gerçekten bu kadar hazır idiyse, neden yıllarca teslimat yapılamadı? Eğer seçilen model gerçekten bu kadar doğru idiyse, neden takvim bu kadar sarktı? Eğer her şey bu kadar mükemmelse, neden Karasu’da anlatılan büyük hikâye çöktü ve yatırım ekseni değişti? Eğer kamu kaynakları bu kadar etkin kullanıldıysa, neden milletin önüne yıllarca sonuç değil, mazeret konuldu? Bunlar muhalefetin keyif için sorduğu sorular değildir. Bunlar kamu adına sorulan sorulardır. Çünkü burada konuştuğumuz şey, bir özel şirketin pazar performansı değil; devletin savunma sanayiinde tercih ettiği modelin doğruluğudur. Dünyadaki örneklere bakıyoruz. Ana muharebe tankı gibi stratejik projelerde ülkeler işi sadece “ihale” mantığıyla ele almaz. Orada teknik yetkinlik, üretim olgunluğu, kritik alt sistem hakimiyeti, tedarik güvenliği ve millî kontrol kapasitesi birlikte değerlendirilir. Siz böyle bir projede siyasî yakınlık algısı doğuracak bir tercih yaparsanız, o andan itibaren sadece tank üretimini değil, devletin itibarını da riske atarsınız. Çünkü savunma sanayiinde güven, ürün kadar kıymetlidir. Şeffaflık, zırh kadar kıymetlidir. Hesap verebilirlik, motor kadar kıymetlidir. Tank Palet meselesi de bu yüzden bitmeyen bir tartışmaya dönüştü. TBMM’de hükümet tarafı fabrikanın mülkiyetinin devlette kaldığını, sadece işletme hakkının 25 yıllığına devredildiğini savundu. Muhalefet ise tam da bu işletme hakkı devrinin kendisini, kamu varlığının stratejik kullanımının tartışmalı bir şirkete bırakılması olarak değerlendirdi. Şimdi soralım: Madem her şey bu kadar kusursuzdu, neden bu karar toplumsal meşruiyet üretemedi? Neden milletin önemli bir bölümü “Tank Palet neden verildi?” sorusuna tatmin edici cevap alamadı? Çünkü iktidar her büyük tartışmada yaptığı şeyi burada da yaptı: Kararın teknik gerekçesini anlatmak yerine, eleştireni millî projeye karşı çıkmakla suçladı. Oysa eleştiri tanka değil; yönteme idi. Eleştiri yerliliğe değil; rant ihtimaline idi. Eleştiri savunma sanayiine değil; savunma sanayiinin siyasî sadakat ağlarına dönüştürülmesine idi. 5 Bizim söylediğimiz şey çok açıktır: Savunma sanayii iktidarın reklam panosu değildir. Savunma sanayii yandaş sermaye üretme mekanizması değildir. Savunma sanayii “önce ortaklığı kuralım, sonra teşviği verelim, sonra araziyi tahsis edelim, sonra deviri yapalım, sonra gecikmeyi millet unutsun” denilecek bir alan değildir. Buradan açıkça ifade ediyorum: Bir şirkete teşvik verilebilir. Bir şirkete yatırım yeri tahsis edilebilir. Bir şirkete büyük bir proje verilebilir. Ama bunların tamamı aynı hatta dizilip, üstüne bir de kamu fabrikası işletme hakkı ekleniyor, takvimler kaçıyor, sözler tutulmuyor, sonra da çıkılıp başarı destanı yazılıyorsa; burada muhalefetin susması değil, konuşması gerekir. Hem de yüksek sesle konuşması gerekir. Çünkü mesele sadece BMC değildir. Mesele, Türkiye’de devletin kurallarla mı yoksa ilişkilerle mi yönetildiği meselesidir. Bugün Türkiye’nin savunma sanayiine ihtiyacı vardır. Güçlü biçimde ihtiyacı vardır. Tanka da ihtiyacı vardır, motora da ihtiyacı vardır, zırhlı araca da ihtiyacı vardır. Ama Türkiye’nin bir şeye daha fazla ihtiyacı vardır. O da aldatmayan, sözünde duran, milletin her kuruşunun hesabını anında verebilen temiz bir yönetime ihtiyacı vardır. Şeffaf olmaya ihtiyacı vardır. Kamu kaynaklarının denetlenmesine ihtiyacı vardır. Millî projelerin siyasete, kirli ticarete, rüşvet ve iltimasa alet edilmeden yürütülmesine ihtiyaç vardır. Biz burada kimsenin emeğini küçümsemiyoruz. Bu tankın üretiminde ter döken her mühendisin, işçinin emeğine minnettarız. Ana firmalara hizmet veren alt yüklenicilerin, teknoloji firmalarının, gece gündüz çalışan teknik ekiplerin emeğine saygımız vardır. Zaten itirazımız da onların emeğinin siyasetin vitrin malzemesi yapılmasınadır. Yıllarca geciken bir projeyi, sanki planlandığı gibi tıkır tıkır ilerlemiş bir başarı masalı gibi anlatamazsınız. Yıllarca geciktirilmiş, sürüncemede bırakılmış, uğruna milletin milyarlarca dolar parası harcanılmış yerli ve milli tank projesinde yaşanan gerçekleri hamasi propagandalarla örtemezsiniz. Bugün iktidara düşen şey, alkış beklemek değil; hesap vermektir. Çıkıp millete şunu açıkça anlatmalıdırlar: 2014’ten bu yana BMC sürecinde hangi kararlar hangi gerekçeyle alınmıştır? Satış sonrası ortaklık yapısının stratejik değerlendirmesi nedir? Karasu tahsisinin gerçek sonucu ne olmuştur? 6 Verilen proje bazlı teşviklerin toplam kamu maliyeti ve fiilî çıktısı nedir? Tank Palet işletme hakkı devrinin kamuya net getirisi nedir? Altay’ın 18 ayda teslim edileceği sözü neden tutulamamıştır? Beş yılı aşan gecikmenin idarî, teknik ve siyasî sorumluluğu kimdedir? Yerli motor hedefi neden yıllarca ötelenmiştir? Karasu’dan Ankara’ya taşınan üretim ekseninin maliyeti nedir? Milletin cebinden çıkan desteklerle oluşan tabloyu millet neden bütün açıklığıyla görememektedir? Bunlar cevapsız bırakıldıkça, iktidarın “yerli ve milli” söylemi inandırıcılığını kaybeder. Çünkü yerlilik sloganla olmaz; süreç yönetimiyle olur. Millilik nutukla olmaz; kurumsal güvenle olur. Devlet ciddiyeti alkış törenleriyle değil, verilen sözün zamanında tutulmasıyla ölçülür. Biz savunma sanayiinin büyümesini isteriz. Biz Altay’ın güçlenmesini isteriz. Biz yerli motorun gerçekten yerlileşmesini isteriz. Biz Türk ordusunun en iyisine sahip olmasını isteriz. Ama biz aynı zamanda şunu da isteriz: Milletin malı üzerinde gölge dolaşmasın. Kamu yararı ile özel sektör çıkarları arasındaki denge kaybolmasın. Savunma sanayiinde güven erozyonu yaşanmasın. Türkiye’nin stratejik projeleri siyasî nüfuz alanına dönüşmesin. Buradan çok net bir çağrı yapıyoruz: Savunma sanayiinde bütün büyük projeler için Meclis denetimini güçlendirin. Kamu teşviklerinin ve tahsislerinin bağımsız denetime açılmasını sağlayın. Stratejik projelerde takvim sapmalarını ve maliyet farklarını kamuoyuna düzenli olarak açıklayın. “Milli proje” kalkanını, sorgulamayı bastırma aracı olmaktan çıkarın. 7 Savunma sanayiini kişilere, ilişkilere, ortaklıklara değil; kurallara ve kurumsallığa teslim edin. Çünkü bu ülke tank yapar. Bu ülke motor da yapar. Bu ülke zırhlı araç da yapar. Bu ülke teknoloji de üretir. Ama bu ülkenin en büyük ihtiyacı bir şeyleri üretebilmek değil, adil ve şeffaf bir devlet düzenidir. Bugün bizim itirazımız var olan başarılara değil; olmayanın var gibi anlatılmasınadır. Altay tankı sonunda teslim edilmiş olabilir. Ama o tankın arkasındaki hikâye hâlâ tartışmalıdır. İlk iki tank teslim edilmiş olabilir. Ama o teslimata kadar geçen yılların hesabı hâlâ verilmemiştir. BMC büyümüş olabilir. Ama BMC etrafında kurulan ayrıcalık düzenine ilişkin sorular hâlâ ortadadır. Ve unutulmasın: Demokrasilerde en tehlikeli şey hata yapmak değildir. Hata yapıp sorgulanmamaktır. Gecikmek değil, gecikip de üstüne alkış beklemektir. Kamu kaynağını kullanmak değil, kamu kaynağını denetimden kaçırmaktır. Biz işte buna itiraz ediyoruz. Millet adına konuşuyor ve millet adına hesap soruyoruz. Çünkü savunma sanayii, bir iktidarın propaganda vitrini değil; 86 milyonun ortak güvenlik zeminidir. Çünkü tank da bu milletindir, fabrika da bu milletindir, teşvik de bu milletindir, arazi de bu milletindir. Ve hiç kimse milletin olanı, milletten daha büyük göremez. Teşekkür ediyorum.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: