Saygıdeğer genel başkanlar, partilerimizin değerli milletvekilleri,

ülkemizin farklı köşelerinden gelen değerli teşkilat mensuplarımız, çok değerli misafirler, bizleri ekranları başında izleyen değerli vatandaşlarım; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Biraz önce genel başkanlarımız da saydı; bu hafta her bir gün neredeyse bir anmayla ilgili. Çiftçiler Günü 14 Mayıs, Engelliler Haftası 10-16 Mayıs, Hemşireler Günü 12 Mayıs... Bu az zikredilen bir şey ama Danıştay ve İdari Yargı Haftası 10 Mayıs, Eczacılar Günü 14 Mayıs, Dünya Aile Günü 15 Mayıs ve Hava Şehitlerini Anma Günü yine 15 Mayıs. Bütün bu zikrettiğimiz toplumsal kesimler bugün maalesef tam bir karamsarlık içinde. Ben bugünleri andığımız, kendi adlarına, onların adına kutladığımız bu günlerin muhataplarına buradan şu seslenişte bulunmak istiyorum:

13 May 2026 - 16:04 YAYINLANMA
Saygıdeğer genel başkanlar, partilerimizin değerli milletvekilleri,

Değerli çiftçilerimiz, karşı karşıya kaldığınız bütün sıkıntıları aşacak güç ve kudret işte bu salonda, işte bu meydandadır! Değerli hemşirelerimiz, sizler asla sağlık sisteminin ikinci yedek unsurları değil, asli unsurlarısınız. Her yerde saygı görecek, her yerde itibarla anılacaksınız. Değerli engellilerimiz, sizler yüreklerinde engeli olmayan, zihinlerinde engeli olmayan, sadece fiziki engelleri olan en saygın kardeşlerimizsiniz. Baş tacı edileceksiniz. Değerli eczacılar, Rabb'imizin "Şafi" isminin tecelli ettiği dükkanlarınızda, yerlerinizde, eczanelerinizde şifa dağıtırsınız. Milletimizin ilaca muhtaç olduğu bu günlerde sizlerin şifa ellerinize her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ve Hava Şehitlerini Anma Günü... Genelde unutulan bir gün ama Osmanlı döneminden itibaren ilk tayyare şehitlerimiz -ki şu anda Şam'da Emevi Camii'nin yanında, Selahaddin Eyyubi'nin kabrinin yanında ilk hava şehitlerimiz var- hava şehitlerimize buradan sesleniyorum: Bütün şehitlerimiz gibi siz bizim davamızın öncüleri, yüreğimizin yiğitlerisiniz. Ve burada bir teşekkürü ifade etmek istiyorum. Biz eleştirirken de adil oluruz, teşekkür ederken de adil oluruz. Geçtiğimiz hafta Uluslararası Savunma, Havacılık ve Uzay Sanayii Fuarı İstanbul'da tertip edildi. Rahatsızlığım dolayısıyla katılamadım ama takip ettiğim kadarıyla çok büyük bir başarıya imza attılar. Hava Şehitleri Günümüz dolayısıyla, Türk hava sahasını koruyan ve inşallah Türk uzay sahasını da inşa edecek olan bütün bu yatırımlarda kim destek verdiyse, kim katkıda bulunmuşsa kendilerine teşekkür ediyorum. "Stratejik Derinlik" kitabımı yazdığımda şöyle bir ifade kullanmıştım: Bağımsız savunma sanayisine sahip olmayanlar, asla bağımsız bir ülkeye sahip olamazlar. O zamana kadar Türk savunma sanayisi, istisnai bazı örnekler dışında -ASELSAN gibi- hep Amerika'dan gelecek silaha bakardı. Ve 2003 yılında, 2002 yılı sonunda başdanışman olarak atandığımda Sayın Başbakanımız o zaman Abdullah Gül, daha sonra da Sayın Erdoğan'a bir rapor sundum. Öncelikli olarak yatırımların aktarılması gereken yer savunma sanayisidir. Niye biliyor musunuz? Kemal Derviş reformları çerçevesinde o neoliberal reformlar, ROKETSAN'ı gereksiz bir yatırım olarak görmüşler ve ROKETSAN'ı 2005 yılında kapatma kararı almışlardı. Yani bugün övünçle, gururla andığımız bütün bu başarıların arkasındaki kurumlar, o zaman Türkiye'ye ekonomik yük getiren kurumlar olarak görülüyordu. O zaman askeri sanayi ve savunma sanayisine bir aydın olarak, başdanışman olarak ziyaretlerde bulundum. Ve hükümetimizin aldığı en doğru kararlardan biri ROKETSAN'ın asla kapatılmayacağı kararıydı. Daha sonra her aşamada bu gelişmeleri takip ettim. TUSAŞ'a insan kaynağı sağlanmasından bütün bu çalışmalara ve başbakan olduğumda bugünkü birçok projenin bekleyen imzalarının hepsini ilk günlerde attım arkadaşlar. Doğru yaptığında iktidarın da, kim yaparsa onun yanındayız. Bu başarılı çalışmayı yapanlara, Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere bu süreci devam ettirenlere teşekkür ediyorum. Şimdi gelelim, tabii bir önemli gün daha var bugün, 13 Mayıs Türk Dil Bayramı Günü. Benim de içinde bulunduğum Karamanoğlu bölgesinin Karamanoğlu Mehmet Bey'i ilk fermanı yayınladı. "Bundan sonra bu topraklarda Türkçe konuşulacak, Türkçe ferman yazılacak" dendi. Bu vesileyle de güzel Türkçemizin yaşatılmasına katkıda bulunan bütün büyük şahsiyetleri rahmetle anıyorum. Ve biraz sonra eğitim devriminden bahsederken çekecektim ama şimdi söyleyeyim: Türkçeyi dahi doğru dürüst kullanamayan ve birkaç yüz kelime ile konuşmak zorunda kalan öğrencilerimizin bu durumu karşısında gerçek bir dil devrimi, Türkçenin doğru ve anlaşılır şekilde kullanılmasına yönelik bir çalışmanın gerekli olduğuna inanıyorum. Değerli kardeşlerim, şimdi ise tablonun hepimizi rahatsız eden boyutlarına gelelim. Pazartesi günü Beykent Üniversitesi'nde bir konferans verdim. "Türk Dış Politikası ve Stratejik Derinlik" şeklinde bir konferanstı. Konferanstan sonra öğrencilerden birisi soru kısmında beni yürekten yaralayan bir soru sordu. Bugünkü konuşmamı bu soru üzerine inşa etmek istiyorum. Dedi ki: "Siz bir akademisyensiniz, hocamızsınız. Birçok görevde bulundunuz. Siyasetin ve siyasetçinin itibar kaybetmesini, bu kadar itibarsızlaşmasını neye bağlıyorsunuz? Ve bu konuda ne düşünüyorsunuz?" Arkadaşlar, 19 yaşında bir genç, bir eski başbakana dönüp "Siyaset itibarsızlaştı, ne düşünüyorsunuz?" diye soruyorsa, atılması gereken daha dikkatli adımlar vardır. O bu soruyu sorarken o birkaç dakika içinde gözümün önünden son 3 yıl içinde yaşananlar geçti. Kimler nerelerden nerelere çok kısa bir sürede atlayabildiler... İki şey yaşıyoruz biz bugün ve bütün kesimlerde yaşıyoruz. Tedbirimizin de o ölçüde radikal olması lazım: Bir, ahlaki çürüme; iki, zihni çölleşme. Ahlaki çürümeden bahsedeyim. 2023 seçimlerinden bu yana 37 milletvekili parti değiştirdi. Ve bu parti değişmelerinde iktidar ne kadar sorumluysa ana muhalefet partisi de o kadar sorumludur. Ve 76 belediye başkanı son 2 yılda AK Parti'ye geçti. Şimdi peki arkadaşlar, 2-3 yıl içinde 37 milletvekili... Meclis'in yüzde onu demek! Yüzde onu bir önceki seçim kampanyasında söylediğinin tam aksi bir yere kaymışsa buna ahlaki çürüme denir. 76 belediye değişmişse... Şimdi önce AK Parti'ye, sonra iktidara, sonra ana muhalefete seslenmek istiyorum. Tarih Ocak 1978. Sonradan "dürüst başbakan" olarak anılan ve benim de saygı duyduğum selefim Bülent Ecevit hayatının en büyük hatasını yaptı ve hükümet kurabilmek için 11 Adalet Partili milletvekiline bakanlık verdi ve transfer etti. Bu milletvekilleri -şimdi çoğunun ismini hatırlayamam, hatırlamazsınız siz- bakanlık karşılığı partilerini değiştirdiler. Bu hükümet Kasım 1978'e kadar takriben 20 ay hükümet etti. Ve sonra bu milletvekillerinin hepsi Türk siyasetinin kara lekesi olarak anıldılar. Hiçbirisi ikbal göremedi, itibar göremedi. Allah aşkına, bu saf değiştirenler! İnsan muhasebe eder, siyasi görüşü değişir, anlarım. Ama siyasi görüşü olmayan, sadece ikbal için saf değiştirenlere sesleniyorum: Sizler Türk siyasetine kara leke olarak geçeceksiniz! Nereye giderseniz gidin öyle anılacaksınız. Ama en önemlisi de, en büyük zararınız da 19 yaşındaki bir gence bu soruyu sordurmak olacak. Şimdi arkadaşlar, tuz kokmuş. Nasıl bir yozlaşma var? Nereden doğuyor? Güç dediğiniz şey 3 unsura dayanır: Bilgi, sermaye ve iktidar. Biz büyük medeniyetlerimizi kurarken bu 3 unsuru ahlakla bezediğimiz için büyük medeniyetler kurduk; lafla değil. Hazreti Peygamber (Aleyhissalatu Vesselam) Medine'ye gittiğinde önce Medine Anayasası'nı, iktidarı tanımladı. Sonra Medine pazarını düzene koydu. Ve sonra Ehl-i Suffe'de ilk İslam medresesini, okulunu açtı. Anadolu'da biz medeniyet kurarken Ahi Evran, Ahiyân-ı Rûm, Bâciyân-ı Rûm ile ticarete ahlak kattık. Selçuklu sultanları işte o ahlak ile bir siyasi iktidar oluşturdu ve Konya 12. yüzyılda bir medeniyet, bütün İslam alimlerinin, bilim adamlarının aktığı bir yer oldu. Kırşehir'de de rasathane kuruldu. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'den birçok isme kadar Anadolu'ya aktılar. Şimdi ise bu üçünde de yozlaşma var! İsyan ediyorum! Bugünkü sistemik yolsuzluk düzeninin arkasında bilgiyi temsil etmesi gereken ilim adamlarının siyasete ram olması var. Ahlakı temsil etmesi gereken Diyanet'in, din eğitimi alimlerinin siyaseti meşrulaştırmak için yorum yapmaları var. Aydınların kendilerini küçük mevkiler için satmaları var. Bilgi yozlaşmışsa siyaset düzelemez! Sermaye ile iktidar arasında öyle bağlar kurulmuş ki; iktidar sermayeye rant dağıtıyor, sermaye iktidara seçim kampanyaları için para veriyor. Bu çarpık ilişki siyasi sistemik yozlaşma düzenine ulaştı. İktidarda böyle de ana muhalefette farklı mı? Açık söylüyorum, kimse alınmasın, kimse gücenmesin. İki sene önce baş tacı ettikleri belediye başkanları -doğru yanlış, mahkeme kararı verir ama- birçok itirafçıyla yolsuzluklara bulanmışsa, bazıları da içeri girmemek için parti değiştirmişse ana muhalefet partisinin kendisine bir bakması lazım. Bir bakması lazım! Ben şu anda CHP'nin durumunu ara sınavı kaybetmiş, finale hazırlanmayı da yitirmiş bir parti olarak görüyorum. Yerel yönetimler iktidarda ara sınavdır. Refah Partisi'nin 90'lı yıllardaki büyük yükselişi, 94'te yerel yönetimlerde çok güzel bir ara sınav vermeleri dolayısıyladır. Ama siz ara sınavı kaybetmişsiniz, "Finalde ben iktidara oynayacağım" diyorsunuz. Yapamazsınız. Arınacaksınız! Arınacaksınız. İktidar ise zaten bu çölleşmenin, bu çürümenin merkezinde. Size küçük bir tarihi bilgi vereceğim, tarih ders almak içindir. Osmanlı 17. yüzyılda tımar sistemi bozulunca -şimdi aynı bizim tarımın çökmesi gibi- "iltizam" diye bir sistem geliştirdi. Başta işe yaradı. İltizam ne yaptı biliyor musunuz? Mukataa denilen vergi alanlarını özel kişilere zimmetledi. "Sen buranın vergisini topla ama bana peşinen vergi öde" dedi. Yani bu sıcak para dediğimiz şey. Vergi karşılığı aldı onlardan, o mültezimler ise halka baskı yapmaya başladı. Ve Osmanlı toprak sisteminde ekonomisini bu çökertti. Orada bu iltizam sistemi olurken Batı'da sanayi devrimi oluyordu, biz sanayi devrimini kaçırdık. Şimdi ise aynısı Türkiye'de! Herkes bir makama geldi mi mültezim gibi hareket ediyor. "Ben buranın sahibiyim" diyor. "Karşılığında iktidara bir şey vermem gerekiyorsa veririm, bütün akraba ve taallukatımı da buradan beslerim." Mültezimler babadan oğula geçerdi. 7 Haziran 2015 seçimlerine giderken bu gerçeği gördüğüm için o zaman AK Parti MKYK'sında Siyasi İşler Başkanı Sayın Mehmet Ali Şahin'e görev verdim. Baktım ki herkes, o zamanki Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı da dahil, herkes kendi oğlunu bana takdim etmeye çalışıyor. Yani bu makamlar oğluma da geçecek! Herkese dedim ki; "Belediye başkanları, milletvekilleri, il başkanları, görevde olanların 1. derece yakınlarının adaylığı işleme konmayacak! Onlara ben hayır demeyeyim bu dostlarıma, arkadaşlarıma. Siz kural koyun, hayır deyin, kurala uygun davranılsın." Ne oldu şimdi? Nereye giderseniz gidin, açık ve net söylüyorum, devlet kurumlarında da sivil toplum kuruluşlarında da iltizam sistemi var. Bu sabah bir haber vardı; üç sendika (Gemi-İş, Teksif, Belediye-İş). Birisi 49 yıldır sendika başkanı, diğeri 50, öteki 30 yıldır. Üçü de 20-25 yaşlarındaki oğullarını genel başkan yardımcısı yapmışlar. Daha hiç işçi olarak çalışmadan. Düşünüp diyorlar ki "Bizden sonra bu devam edecek." Siyasette de böyle! Ey AK Partili kardeşlerim, iltizam sistemine asla geçit vermeyin! Bu millet bundan çok şey çekti. Biz böyle ülkenin kaynaklarını belli bir grup kendi arasında dağıtırken, şu anda Sanayi Devrimi gibi dünyada büyük bir teknolojik yapay zeka (AI) devrimi yaşanıyor. Ne yapacağız biz bu ahlaki çürümeye karşı arkadaşlar? Bu salonu dolduran ve bizi dinleyenlerin hepsine söylüyorum: Gerçek bir siyasi ahlak devrimi yapmak farzdır, vaciptir, şarttır! Bakın, bu devrim ürkek adımlarla atılmaz. Radikal adımlarla atılır. Ahlak kısa sürede inşa edilen bir şey değil, kısa sürede bozulan bir şeydir. Kısa sürede bozulan bir unsuru düzeltmenin yolu ise alacaksınız elinize keskin kılıcı, neşteri vuracaksınız ahlaksızlığın, yolsuzluğun üzerine. Şu yasayı Nisan 2016'da gönderdim Meclis'e. İmzacı kim biliyor musunuz? Ayhan Sefer Üstün. Ve o dönemki Grup Başkanvekili ve çok sayıda AK Parti milletvekili... Bakın, Ayhan Sefer Üstün'ün ve o zaman Mehmet Naci Bostancı'nın imzalarıyla... Şimdi okumayacağım ama bu AK Partili kardeşlerime diyorum ki: 2016 Nisanı'nda imza attığınız, üzerinden 10 yıl geçmiş olan bu metni tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunmadıkça siyasi ahlaktan, erdemden bahsedemezsiniz! Ve milletime söylüyorum; o zaman engellenen bu ahlak devrimini yapmadan Rabb'ime teslim olmayacağım. "Rabb'im bana o zamana kadar ömür versin" diye dua edeceğim. Ahlaktan bahsetmek kolaydır. Bir makama oturduğu zaman ahlaklı olmak zordur. Önünüzden milyar dolarlık imzalar geçer başbakanken. Milyonda birine dokunsanız büyük servetler edinirsiniz. Dokunmadım. Dini bir mesele olduğu için şahsi olarak görürüm ama savunma refleksim neydi biliyor musunuz? Önünüzdeki belgeleri geçerken göremezsiniz, bilemezsiniz yüzlerce belge geçiyor ama hiçbir devlet belgesine abdestsiz imza atmadım. "Ya Rabbi" dedim, "Sana sığınıyorum. Görmeyebilirim, sen göster." Hiçbir dersimi de yine abdestli olmadan vermedim, yanlış bir şey söylerim diye. Şimdi ahkam kesenler, sizler bunun altında imza attınız. Ve sizlere sesleniyorum sadece Gelecek Partisi'nden gelen teşkilat mensuplarımıza değil; DEVA, Saadet, hepimiz aynı yoldayız. Eskilerin güzel bir tabiri vardı, Osmanlı'da "serdengeçti" denirdi. Serdengeçti, akıncıların en önünde gider, düşman ordusunun içine ölüm pahasına girer, fedai olarak düşman ordusunu dağıtırdı. Şimdi bize kimler lazım biliyor musun? Serdengeçtiler gibi maldan geçenler lazım, makamdan geçenler lazım, ikbalden geçenler lazım, şöhretten şandan geçenler lazım! Burada önemli olan nicelik değil. Bu iktidar niceliğe bakıyor, sayıya. Onun için 76 belediye başkanını alıyor. AK Parti kurulduğunda adı "Erdemliler Hareketi"ydi. Hepimiz emek verdik. İşte Sayın Babacan da burada, hep beraber. Ben kurucu değildim. İlim adamı olarak siyasete girmeyi düşünmediğim için dışarıdan destek vereceğim dedim. Ne zaman siyasete girdim? Milletin AK Parti'den kaçtığı parti kapatma davasında kavga vermek için siyasete girdim. Makam elde etmek için değil. Ama Erdemliler Hareketi'ydi. Şimdikilerinki ne biliyor musunuz? "Herdem Çıkarcılar Hareketi"! Her dem, her an ve her yerde bütün çıkarcıları alıyorsunuz. Bizim bunun karşısında susmamızı beklemesin kimse. Geri adım atmamızı da beklemesin. Rabb'imize verecek hesabımızın odağında ahlak vardır, helal lokma vardır, emanete ihanet etmeme vardır. Ey her gün ayet ve hadis okuyan AK Partili kardeşlerim! Ayet ve hadisler okunmakla değil, hayata geçirilmekle değer kazanır. Din, söz ile değil, hal ile yaşandığı zaman bir milletin yücelmesine öncülük eder. Peki, zihni çölleşme? Zihni çölleşme, bu da vahim. AK Parti'nin kuruluş sürecindeki kavramlarına bakın, çoğu bizim kalemimizden çıkmıştır. Şu anda AK Parti'nin kullandığı en özgün görünen kavramlar; "merkez ülke" gibi, "insani diplomasi" gibi vesaire... Onlar yaşıyor ama ya diğerleri nerede? Muhafazakar demokrasi? Biz "muhafazakar demokratlar" diyorduk AK Parti'ye. Şimdi demokrasi adını ağızlarına alamayacakları için "muhafazakar demokratlık" kaldı kenarda. Muhafazakarlık da zaten unutuldu. Nerede özgürlük-güvenlik dengesi? Teorik olarak, felsefe olarak ürettiğimiz ve AK Parti programlarına koyduğumuz özgürlük-güvenlik dengesi nerede? Özgürlük kalmayınca güvenliğe denge kurmaya gerek yok ki. İşte böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Bu sadece AK Parti'de mi? Ana muhalefet partisine de sesleniyorum. Sizde de zihni bir çölleşme var. Dilinizde, üslubunuzda... Bakın, üç ana akım; milliyetçi, muhafazakar, sosyal demokrat değil mi? Ne muhafazakarların içinden Nurettin Topçu gibi isyan ahlakına sahip olan çıkıyor, ne milliyetçilerin içinden Erol Güngör gibi entelektüel derinliği olan birisi çıkıyor, ne de sosyal demokratların arasından İdris Küçükömer gibi Anadolu'da solu Anadolu kültürüyle birleştiren bir aydın çıkıyor. Yapılan tek şey slogan üretmek. Buna da isyan ediyorum! Siyasi ahlakın eksikliği niteliği yok eder. Entelektüel zihni derinliğin olmaması da bir müddet sonra düşünce kapasitenizi yok eder. Bizim milletimize sözümüz şudur: Bu ülke çorak bir toprak değil. Yeni öncüler üreteceğiz, yeni öncüler yetiştireceğiz! O bana "Siyasetin itibarı ne olacak?" diyen kardeşime, "Siyasetin itibarını siz düzelteceksiniz" dedim. Ve şunu da söyledim: Şu anda siyaset yapıyorsam, Allah şahit, herhangi bir yere gelmek, herhangi bir gücü kullanmak, herhangi bir paraya sahip olmak için değil dedim ona. Tek gayem var; size güzel bir örnek olmak. Başka da hiçbir gayem yok! Bütün muhafazakarların neredeyse hırsızlıkla, yolsuzlukla anıldığı bir yerde, kendi helal lokmasıyla geçinen devlet adamlarının olabileceğini göstermemiz lazım. Değerli kardeşlerim; Özgür düşünce olmadan bu çölleşme bitmez. Ahlaki bir reform, bir devrim olmadan da bu ahlaksızlaşma süreci bitmez. İşte biz bunun için siyaset yapıyoruz. Bunun için yola çıktık. Sayımızın ne olduğu anket şirketlerinin takdirinde değil. Hazreti Peygamber 40 kişiyle başladı yola. Bir nesil değil, 30 sene sonra Kisra sarayına dayanacağını kimse bilmiyordu. Bir dostum dedi ki, "Hocam, siz çok şey yapıyorsunuz, konuşuyorsunuz ama karşılık bulmuyor". Dedim ki, "Biz okçuyuz. İşimiz oku atmak. Hedefe ulaştırmak Rabb'imin işidir. Biz hakikat okunun temsilcileriyiz." Bir başka kardeşim geçenlerde "Hocam, görmediniz mi daha siz, iyi gözlemcisiniz ama siyaset dediğiniz şey güç biriktirip rant dağıtmak. Siz de bunu yapmadıkça siyasette başarılı olamazsınız. Siz İskandinavya'da olsanız iyi siyaset yapardınız" dedi. Dedim ki; "Dürüstlük, şeffaflık, hesap verilebilirlik İskandinavlara değil, Müslümanlara has özelliktir!" Ve güç biriktirmek değil, gücü ahlaki olarak denetlemek önemli. Kısaca birkaç hususla vaktinizi fazla almak istemiyorum. MÜSİAD kurulduğunda bir manifesto yayınlanmıştı, naçizane benim kalemimden çıkan. Dedim ki, medeniyetler 3 prototiple yükselir: • Emir (Yani devlet adamı) • Alim • Tacir Bu üçünü üretebilenler medeniyette yükselirler. Ve bu üçünün ilişkileri siyaseti verimli kılabilir, toplumu ahlaklı kılabilir. Kötü ilişkisi de hepsini yolsuzluğa bozar. Ve bu üçünün de denetleyicisi hukuktur. Hukuku yok ederseniz, adaleti sarsarsanız bu üçü de bozulur. Bugün adalet reformu bağlamında size çarpıcı bir rakam söyleyeyim. 2016 yılında 208.685 tutuklu vardı Türkiye'de. 200.727 hapishane kapasitesi vardı. 2025'te kapasite 305.000, tutuklu 402.000. Yani 2016'dan 2025'e kadar tutuklu sayısı ikiye katlanmış. Bu ne demek? Ya toplum toptan suç işliyor ya da sizin adalet sisteminizde bir bozukluk var! Ve yüzde 131 doluluk... Adalet reformu yapacağız, reformu değil, devrimi yapacağız! KHK'lı kardeşlerimin meselesini onun için gündeme getiriyorum. Bu toplumda adalet herkes için geçerli olmadıkça hiç kimse için geçerli değildir! Bugün güç sahibi olanlar ancak adaletle hükmettikleri zaman kalabilirler. Şimdi Türkiye bir kıskaca sokuluyor arkadaşlar. Esas buraya getirmek için söyledim bütün bunları. İkili kıskaca sokuluyor. Bir rekabet var. Nedir bu kıskaç? Bir tarafta bu ahlaki çürümeyi, zihinsel çölleşmeyi, vasatlaşmayı, nitelik yoksunluğunu gittikçe de artıracak olan iktidarın bir dönem daha devam etmesi. Emin olun hiçbir muhafazakar değer ayakta kalamayacak bunlar bir dönem daha kalırsa. Alternatifi mi? Alternatifi ise daha yerel yönetimlerde, iktidarın 20 senede kat ettiği yolu 2 yılda kat eden ve ahlaki arınmayı kendi içinde yapamayan, ara sınavı veremeden finale hazırlanan ve her an rövanşizm tehlikesine düşen bir ana muhalefettir. Doğru. Bizim hedefimiz ne? Bizim hedefimiz bu ikili kıskacı kırmak! Bu ikili kıskacı kırmadan Türkiye'nin önünü açamayız. Ahlaksızlıkta, yolsuzlukta, şeffaflık eksikliğinde yarışan bu ikili kıskacı kıracağız. Nasıl kıracağız? Geçen hafta vurguladım, sadece saymakla geçeceğim. Bir başka vesileyle onları da paylaşırım: 1. Ahlak devrimi yapacağız: Devrim yapacağız, devrim! Hep kendimizden, kendi nefsimizden başlayacağız. 2. Adalet devrimi yapacağız. 3. Üretim ve istihdam devrimi yapacağız: Bu üretimin içinde tarım da var, sanayi de var. 4. Gelir adaleti devrimi yapacağız: Türkiye'nin milyon dolardan fazla servete sahip olanlarının sayısı son 5 yılda 2 misli arttı ama fakir kitleler de aynı şekilde arttı. 5. Kurumsal devrim yapacağız: Bakın, Milli Savunma Bakanlığı'nın en önemli kurumlarından birisi Tedarik Hizmetleri Genel Müdürlüğü'dür. Milyarlar geçer oradan. Siz oraya kendi ilçenizden, kendi soy isminize sahip, hiçbir askeri veya işletme tecrübesi olmayan bir kaymakamı atarsanız kurumları yok edersiniz. Bunun onlarca örneğini verebilirim. 6. Eğitim ve kültür devrimi yapacağız. 7. Sistem devrimi yapacağız: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değişmeyip sağlıklı işleyen, denetlenen bir sistem kurulmadıkça bunları gerçekleştiremeyiz. Bütün bu karamsar tabloya rağmen ümit bu salonda ve bu salondan Anadolu'ya yankılanacak sestedir. Buradayız, ayaktayız, birlikteyiz, geliyoruz inşallah!

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: