Hür Düşünce Hareketi’nin çok değerli Genel Başkanı Sayın Süleyman Aksoy, siyasi partilerimizin değerli temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri..

Hür Düşünce Hareketi’nin değerli genel kurulu üyeleri, Hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Hür Düşünce Hareketi’nin kuruluş kongresinde de vardık tarih 17 Eylül 2022. Hiç unutmam; 17 Eylül benim için bir hüzün ve muhasebe günüdür. O gün genel kurulu, o anlamlı günde birleştirdiği, buluşturduğu için Sayın Süleyman Aksu’ya teşekkür etmiştim konuşmamda.

02 Kas 2025 - 17:57 YAYINLANMA
13 Mar 2026 - 22:26 GÜNCELLEME
Hür Düşünce Hareketi’nin çok değerli Genel Başkanı Sayın Süleyman Aksoy, siyasi partilerimizin değerli temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri..

Niye 17 Eylül bir hüzün ve muhasebe günüdür? Çünkü 17 Eylül benim iki halefimin.. Yani ondan iki gün önce Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun ve şehit Başbakanımız Adnan Menderes’in 17 Eylül’de şehadeti… İdamı demiyorum ben, bu bir şehitliktir. Şehadetinin yıl dönümünde Hür Düşünce Hareketi başlamıştı. Doğru bir tarihti. Hem hüzün duyduk, hem de muhasebe etmek zorundaydık. Siyasetle ilgili Cihan Bey’in söylediklerine biraz sonra değineceğim. Onu, o kirliliği temizlemeden yola çıkamayız. Ama oraya gelmeden önce, her şeyden önce biz çok köklü bir toplumsal geleneğe, siyaset geleneğine sahip olan ülkenin vatandaşlarıyız. Birbirimizle konuşurken “sen-ben” diyerek değil de “biz” diyerek konuşma kültürünü yerleştirmemiz lazım. Peki biz neyi başardık, neyi başaramadık — onları da açıkça konuşmak lazım. O bakımdan Hür Düşünce Hareketi’nin “hür düşünce” kavramını kısaca bir değerlendirmeyle başlayacağım. İnsanoğlu, Hz. Âdem’den bu yana iki temel ihtiyacın peşinde koştu. Bütün diğer temel ihtiyaçlar buna bağlıdır. Varoluşsal iki temel arayış: 1. Güvenlik, 2. Özgürlük. Neden? Çünkü güvenlik olmadan insanoğlunun biyolojik varlığı devam edemez. Özgürlük olmadan da insanoğlunun manevi, ruhi, zihni varlığı devam edemez. Özgür olmayan, özgürlüğü kısıtlanmış insandan aslında elinden alınan şey insan olmasının en asli özelliği olan aklı ve vicdanıdır. Rabbimiz bizi başkalarının vicdanına kul, köle olmak için değil; tek başına adaleti kaim kılmak ve tabiatla, insanlarla barış içinde yaşamak için yarattı. Şimdi bu iki arayışa baktığımızda, düşünce ancak hürriyet ortamında gelişir. Otoriter ortamda teknoloji gelişebilir ama düşünce gelişmez. Sovyetlerin teknolojisi müthişti. Almanya, Nazi döneminde olağanüstü teknolojik hamleler yaptı ama hürriyet olmadığı için düşünce zayıfladı, Almanya o teknolojiyle de çöktü. Hür düşünce ancak bir iklimde şekillenir. Çöl ikliminde gül ağacı yetişmez maalesef. Bir akademisyen, bir bilim adamı olarak söylüyorum: Türkiye son dönemlerde düşünce açısından çölleşmiştir. Düşünceyi teşvik eden, düşünceyi takdir eden bir anlayış yok oldu. Bizim gibi düşünenlerin olduğu yerlerde aslan kesiliyoruz ama başka tür düşünen birinin olduğu yerde en kolay iletişim araçlarını bile kullanmaktan aciziz. Bizim gibi düşünenlerin olduğu yerde slogan atıyoruz; başkalarının olduğu yerde bilinç geliştiremiyoruz. O yüzden biraz önce Sayın Gökhan Zeybek’in söylediği hayati bir konudur.

İki hafta önce Oxford’da dört konferansım vardı. Oxford’un en eski kurumu olan St. Antony’s College’da, Oxford Union’da “Oxford Islam and Islamic Movements” üzerine dört kere konuştum. Sonra da Londra Üniversitesi’nde sabahtan akşama sadece benim eserlerim üzerine — yani kitaplarım üzerine — gelenlerle akşama kadar süren bir ders yaptık. Sonra da son yayınladığım “Genocide in Gaza” (Gazze Soykırımı) başlıklı kitabımızın İngiltere Parlamentosu’nda bir tanıtımını yaptık. Çok yoğun bir zihni alışveriş iklimi oldu. Ama beni en çok hem sevindiren hem de hüzünlendiren ne oldu biliyor musunuz? Oxford Union’un başkan yardımcısı bir Türk! Oxford Union— ki dünyanın en büyük akademi ve öğrenci birliğidir — İngiliz hakimiyetini kıran Türk-Pakistan iş birliğiyle onlarca pırıl pırıl genç orada temsil ediliyor. Bir tanesinin adını söylüyorum: Ahmet Kubilay, genç bir akademisyen. Siber güvenlik alanında en iyi isimlerden birisi. Türkiye’ye dönmek istiyor ama acaba döndüğünde orada bulduğu özgürlük şartlarını burada bulabilecek mi? Temel kaygısı bu. Orada bulduğu imkânları burada bulabilecek mi? Özgürlük iyiyi çeker, bilinci çeker. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği için İstanbul sadece bizim olmadı. Ondan itibaren İstanbul’da sağlanan huzur ve adalet, Maverayünnehir’deki bütün ilim adamlarını İstanbul’a çekti. Biraz önce verilen örnek çarpıcıdır. Türkiye’de 1930’larda üniversite devriminin iktisat fakültesi geçmişine bakın; Almanya’dan kaçan Yahudi akademisyenlerin büyük etkisi vardır. Dolayısıyla hürriyeti tahkim etmeden, insan onuruna yakışır bir düzen kurmak mümkün değildir. İkincisi, bir uluslararası düzene dikkat çekmek isterim. Siyaset, siyasi düzen niçin kurarız biz? Neden siyaset ihtiyacı hissederiz? Uluslararası düzen. Neden düzene ihtiyaç hissedilir? O düzen sarsıldığında niye telaşlanırız? Arkadaşlar, bizim bir başka hastalığımız şudur: Türkiye’yi bir ada ülkesi zannediyoruz çoğumuz. Türkiye’yi dünyadan kopuk bir yerde yaşıyor zannediyoruz. Kendi kendimize slogan atıyoruz; burada bir bardak suda fırtına koparıyoruz da o kopan fırtınanın dünyada ve insanlığa nasıl yankılandığını hiç düşünmüyoruz. Türkiye, Afro-Avrasya’nın merkezinde, tarihi boyunca üç büyük imparatorluğa merkezlik etmiş bir ülke. Bünyesinde bu üç imparatorluğun başkentini barındıran, bütün büyük medeniyetlerin kesiştiği bir coğrafya. O zaman, dünyanın genel gidişatını anlamadan Türkiye'nin kendi gidişine, yürüyüşüne şekil veremeyiz. Nereye gidiyor dünya? Bakın şunu söyleyeyim: Daha 1990’lı yılların başında Francis Fukuyama, “The End of History” yani “Tarihin Sonu” diye meşhur makalesini yazdığında ona sert bir eleştiri yaptım. Tezi şuydu: “Batı liberal düşünceleri tarihin sonunu getirmiştir. Bundan sonra mutlak bir Batı hakimiyeti ve liberal hakimiyet olacaktır.” Benim cevabım ise şuydu: Asla tarih sona ermez. Bu bir yanılsamadır. Romalılar “Bütün yollar Roma’ya çıkar.” derken de yanılsadılar. Biz “Devlet ebed müddet” derken, bir devleti tarif ederken aslında tarihin sonunu getirdiğimizi sandık ama imparatorluğumuz çöktü. İngilizler de “Güneş batmayan imparatorluk” dediler ama sonunda güneş battı. Tarihin sonu gelmez, aksine dedim o zaman, tarih 1991 itibarıyla çok daha hızlı akacak. Çünkü teknolojinin bu kadar hızlı değiştiği bir yerde tarih sona ermez. Şimdi size şunu söyleyeyim: Biz geri kalmışlığımızın temel sebebi olarak hep sanayi devrimini geç fark ettiğimizden bahsederiz, değil mi? Şimdi daha büyük bir devrim yaşanıyor. Sanayi devrimi makineyi keşfetmişti. Şimdi robot teknolojisiyle — şu anda “WOW (World Omniscient for World Model)” diye yeni bir robot üretildi — biz bunları takip etmek yerine, tabir caizse kuşatma altındaki Bizans’ta meleklerin cinsiyetini tartışır gibi tartışmalar yapıyoruz. Nedir bu yeni robot türü biliyor musunuz? Yani sizin emrinizi yerine getiren robot olmayacak önümüzdeki dönemde. O robot kendi tahayyül gücüne sahip, kendini kontrol edip düzeltebilen ve başka robotlara öğretme gücüne sahip olacak.

Bu ne demek biliyor musunuz? İnsan neslinin yeni bir evreye geçmesi demek. Varoluşsal bir sonuç bu. Peki biz bunların ne kadar içindeyiz? Dünya şu anda, açık söyleyeyim, insanlık tarihi boyunca hiç bu kadar “insan türünün değişime uğrama riski ve avantajıyla” karşı karşıya kalmamıştı. Biz hâlâ moderniteyi tartışıyoruz. İkincisi; İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte kurulan bütün yapılar çöküyor. Bunun farkına varalım. O yapıların var olduğu esasına dayalı bir dünya tasavvuru geliştirip de Türkiye’yi oraya oturtamayız. 2020 yılında, Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 2017’de yazdığım makale üzerine 2020’de “Sistemik Deprem ve Dünya Düzeni” diye bir kitap yayınladım, Cambridge Üniversitesi tarafından. Bu kitapta şunu söylemeye çalıştım: Dünya sistemi büyük bir deprem yaşıyor. Trump’ın ikinci dönemi bu depremin işaretini ortaya koydu ve şu anda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan siyasal düzenin merkezindeki Birleşmiş Milletler, ekonomik düzenin merkezindeki IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, kültürel düzenin içindeki UNESCO, hepsi birden sarsıntı geçiriyor. Depremi bilirsiniz; deprem öncesinde hazır olmayan binaları yıkar. Korozyona uğramış, çürümüş binalar depremde çöker. Emin olun, beni gelecek Cumhurbaşkanı seçimi ilgilendirmiyor. Açık söyleyeyim: Sadece ehliyetli, nitelikli insanların Türkiye’yi bu büyük travmanın, bu büyük depremin içinde nasıl ayağa kaldıracağı ilgilendiriyor beni. Şahıslarla ilgili hiçbir düşüncem yok. Kim olursa olsun, kim hayırlı iş yaparsa destek de veririm. Efendim o mu Cumhurbaşkanı olacak, bu mu olacak? Arkadaşlar, bu sanayi devrimi yaşanırken İstanbul’da “kim sadrazam olacak?” diye tartışmaya benziyor. O sadrazam gitti, bu geldi… Tepelerine Ali Paşa geldi, baskı yaptı… Onlar gitti… Bakın, isimlerini bile hatırlamazsınız. Ben tarihe öyle geçmek istemem. Bir ikbal için, “onun veya bunun kimin olacağı” sorusuyla ilgilenmem. Onun için Altılı Masa kurulduğunda da, geçmişte Sayın Kılıçdaroğlu’yla iki kez sert siyaset mücadelesi yapmış olmakla birlikte, “aman ortak zemin bulalım” diye her türlü fedakârlığı göstermekten kaçınmadım. Takdir edildi mi? Edilmedi, söyleyeyim. Edilmedi bu fedakârlık.

Şimdi bunu nasıl anlayacağız, nereye doğru gideceğiz? İşte Gazze… İngiltere Parlamentosu’nda ve LordlarKamarası’nda, İngiliz eski dışişleri bakanlarıyla yaptığım görüşmede dedim ki: “Nasıl içinize sindirdiniz yahu? Trump denilen bir neo-koloniyalist, sizin devlet başkanınıza dedi ki: ‘Sen burada mısın İngiliz?’ dedi. İngiliz şöyle baktı, sonra yanına çağırdı, sonra da hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına döndü. Öğretmenin öğrenciyi çağırması gibi.” Ve orada Sayın Cumhurbaşkanının da bulunduğu dört lider imza attılar. Peki bu imza nerede şimdi? Ateşkesten bu yana 280 Filistinli iş katledildi. Nerede ateşkes? O gün ben dedim ki, sabah Netanyahu’nun Trump’ın İsrail parlamentosu Knesset’te yaptığı konuşmayı dinledikten sonra: “Sakın o Şarm El Şeyh’e gitmeyin.” dedim. Birkaç saat sonra gittiler. O konuşmada (Trump) açık bir şekilde, İsrail lobisini yöneten genel kurula dönüp “Büyük iş çıkardınız.” dedi. Netanyahu’yu övdü. Efendim, Abraham Anlaşmaları diyorlar — El-İbrahim Anlaşmaları… Onları takdir etti, açık açık “Ben burada yeni bir sömürgeci düzen kuracağım.” dedi. Tarihi biliyoruz: Osmanlı yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yaşadığımız o 5-6 yıllık süreçte Orta Doğu paylaşımı nasıl yaşandıysa şimdi de yaşanıyor. Kimse şunu deme hakkına sahip değil: “Bırakın yaşasınlar, ne istiyorlarsa yapsınlar; biz Orta Doğu bataklığına bulaşmayalım.” Arkadaşlar, böyle bir coğrafya bilgisi olmaz. Böyle bir tarif birinci derecede yanlış olur. Bakın, Sayın Süleyman Aksoy biraz önce tek tek tanıttı. Balkanlarda adım atmadığım yer yoktur. Rumeli’de, Orta Asya’da ve Orta Doğu’da... Burası bizim. İstesek de istemesek de, bir gün gelişmeler kapımıza gelir. Bir gün Avrupa Birliği’nin Brüksel’deki toplantısında, dışişleri bakanlarıyla konuşurken dedim ki “Brüksel’de bir hayalet var; onu arıyorum. Tanıyan varsa bana söylesin.” Anlamaya çalıştılar: “Ne demek istiyorsun?” Dedim ki: “Hepiniz kendi başkentlerinizde konuşurken, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini destekliyorsunuz; Brüksel’e geldiğinizde hepiniz aksi yönde karar çıkarıyorsunuz. Burada bir hayalet var, onu bulsam onunla müzakere edeceğim. Sizinle müzakere etmenin kıymeti yok.” Böyle üstüne gidince birisi dedi ki: “Ya Ahmet, sen de hep Bosna’yı, Arnavutluk’u, Azerbaycan’ı, Kosova’yı gündeme getiriyorsun. Neden bu kadar ilgilisin?” Arkadaşlar, dedim ki: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir demokrasidir. Ve benim ülkemde Bosna’da yaşayanlardan daha çok Boşnak, Arnavutluk’ta yaşayanlardan daha çok Arnavut, Kosova’da yaşayanlardan daha çok Kosovalı, Gürcistan’da yaşayanlardan daha çok Gürcü, Abhazya’da yaşayanlardan daha çok Abhaz, Çeçenistan’da yaşayanlardan daha çok Çeçen var. Ayrıca Uygur’u da, diğerlerini de barındırıyoruz.” Ben demokratik bir ülkenin dışişleri bakanı olarak onların desteğini alabilmek için onların dertleriyle bulunduğu yerde ilgileneceğim. Bu yeni Osmanlıcılık değildir. Osmanlı, Selçuklu olmadan Osmanlı olmazdı; Osmanlı olmadan Türkiye Cumhuriyeti olmazdı.Bu karşıtlıkların bir sonunu getirmemiz lazım. Şimdi, Osmanlı’nın evlad-ı fatihanıdır Rumeli. Peki, ne yapacağız? Çok söylenecek söz var ama günün anlamı bakımından beş devrime değineceğim. Bakın, reform demiyorum artık. Türkiye reformla kurtulmanın eşiğini çoktan geçti. Beş alanda devrim yapmak lazım: Radikal değişiklikler, cesaretle, kararlılıkla. Birincisi zihniyet devrimi.

 Zihniyet değişmeden siyaset değişmez. Peki zihniyetin ana odakları neler ? Zihniyetin içinde en önemli şey, Türkiye’de en önemli problem kimlik bilinci. ikinci önemli problem tarih bilinci. İkisi de birbiriyle alakalı. Maalesef öyle kutuplara bölünmüşüz ki: Sünni – Alevi, Türk – Kürt, Arap – Boşnak vesaire vesaire... Bu, ilk yazdığım, son bir önceki kitabın — hani Sistemik Depremin — alt başlığı şu: “Dışlayıcı Popülizme Karşı Kapsayıcı Demokrasi.” İçselleştirici kimlik kuramayanlar demokrasiyi kuramazlar. Osmanlı Devleti’ni çökertenlerin başında gelen “Osmanlı mıyız, İslam mıyız, Türk müyüz?” derken derken, geride yıkılmış bir devletin üzerinde yeni bir Cumhuriyet doğdu. Bu Cumhuriyetin içinde yaşayan herkes — Sünni, Alevi, Türk, Kürt, herkes — “Ben bu ülkenin eşit vatandaşıyım.” deme hakkını kendinde görmedikçe demokrasiyi inşa edemeyiz. Bakınız, 17 Eylül 2022 konuşmamı hatırlayan arkadaşlar oldu. Ben yaptığım konuşmaları genellikle kaydetmem, irticalen (doğaçlama) konuşurum ama hatırlarım. O günlerde Sayın Kılıçdaroğlu’nun Kürt ve Alevi kimliğiyle ilgili olarak “Bir Alevi, bir Kürt Cumhurbaşkanı olur mu?” diye sormuşlardı. Ben o kongrede, açın bakın, dedim ki — Sayın Kılıçdaroğlu da oradaydı — “Bir Kürt ya da Alevinin veya herhangi bir kimlikle bu ülkenin vatandaşı olan birinin Cumhurbaşkanı olup olmayacağını tartışmak bile Cumhuriyetin temel felsefesini anlamamak demektir. Cumhuriyet diyorsunuz, sonra da ‘ha sen Kürtsün, sen şusun’ diyorsunuz.” Ve kimlikler empoze edilmez. Kimlik, içselleştirildiği zaman kimlik olur. Empoze edilmez kimlik. Ben onun için daha önce yazdığım doktora tezinde şunu ifade etmiştim: “Siz kendinizi nasıl idrak ediyorsanız, odur.” Ben hiç kimliğimi saklamadım hiç. Ben Malazgirt’in öncü gücü olarak gelmiş, adını da Hoca Ahmet diye sevilen (Hoca) Ahmet Yesevî’den alarak “Ahmet” ismi konmuş, bir Türkmen boyunun, Oğuz boyunun çocuğuyum. Hiç şüphe yok. Bununla da iftihar ederim. Ben Sünniyim ve geçmişimi bilirim. Ama Kürtler bana, onların hakkını savunduğum için “Serok (Başkan) Ahmet” dediler.Çünkü ben Toros Dağları’nda babaannemden öğrendiğim aziz Türkçem ne kadar mukaddesse, Dicle kenarındaki kendi babaannesinden öğrenilen Kürtçe de o kadar azizdir, dedim. Kendim için istediğim şeyi başkası için istemezsem ben demokrat olamam. Bunu şunun için söylüyorum: Ne olur bu tartışmaları bitirelim. Yıllardır “Türkiyeli mi, Türk mü?” Ya arkadaşlar, ya Allah aşkına “Türkiye” kavramının içinde “Türk” yok mu? Birisi öyle der, birisi böyle der. Ben aynı şekilde Alevilik konusunda Hacı Bektaş-ı Veli’ye gidip Cem’e bizzat katılıp orada konuşan ilk başbakan oldum. Ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzurunda dediler ki, “Para vererek gidiyoruz, müze statüsünde. O gün Ankara’ya döner dönmez, Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi’ne girişteki parayı, bir de Hazreti Mevlana Türbesi’ne girişteki ücreti kaldırdım. Herkes bu ülkede “Ben bu ülkenin parçasıyım.” diyecek. Vatanperver bir milliyetçilik inşa edeceğiz. Kültür milliyetçiliği inşa edeceğiz. O zaman bakın kimse rahatsız olmaz. Ve dışardakileri de bu şekilde… Tarih bilincimiz çok önemli olduğu için kusura bakmayın, bunun üzerinde de duracağım. Biraz önce söyledim: Osmanlı. Ben hep şunu dedim: Selçuklu – Osmanlı – Türkiye Cumhuriyeti çizgisi. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramını o terkip içinde kullananlardan biriyim. Fransa Dışişleri Bakanlığı’na gittim, baktım; 16. yüzyıldan itibaren bütün Fransız dışişleri bakanlarının resimleri var. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gidin, onlarda da var. Geldim bizim bakanlığa, baktım: 1921 Ankara Hükümeti’yle başlıyor. Tamam dedim ya arkadaşlar... Fransa beş cumhuriyet kurdu ve yıktı, iki tane de monarşi yaşadı. Ama hiçbir Fransız, beşinci cumhuriyet adına dördüncüye, üçüncü cumhuriyet adına birinciye, birinci cumhuriyetin ardından gelen Napolyon’un ikinci dönemine hiç küfür etmez, hiç dışlamaz. Nedir bu birbirimizle savaşımız? Biraz önce değerli bir dostum dedi ki: “Hocam, hep gülümsüyorsunuz. Bu kadar problem arasında sürekli tebessüm ediyorsunuz.” Başbakanlıkta da öyle dediler. Dedim ki: “Suratı asık adam, kendisiyle kavga eden adamdır. Kendisiyle barışık olanın enerjisi de, pozitif enerjisi de, tebessümü de eksik olmaz.” Önce kendimizle barışacağız. Biz diyeceğiz, “biz.” Onu inşa ettiğimizde emin olun birçok şey çözülür.

İkincisi, ahlak devrimi. Artık şey demiyorum, reform demiyorum: Ahlak devrimi. Şimdi Cihan Bey nerede? Ha, şimdi size hitap edeceğim Cihan Bey. Şahsi serüvenimden bahsetmeyi çok sevmem ama size söyleyeyim: Ben hayatını ilim adamı olarak yaşamış biriyim, siyasetten hep uzak kaldım. İlk milletvekili teklifini 36 yaşında, rahmetli Erbakan Hocam’dan almıştım. Yaşım 36 bile değildi. Affını diledim. 1999’da yine affını diledim. 2002’de AK Parti kurulduğunda, “Ben girmiyorum” dedim. 2001’de sadece devlet görevi olarak Başdanışmanlığı kabul ettim. Büyükelçi ve Başdanışman olarak bu ülkeye, devleti temsilen hizmet ettim. 2007’de Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem dışişleri bakanı olmamı hem milletvekili olmamı istedi. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü; yani Dışişleri Bakanı Cumhurbaşkanı olacaktı. “Müsaadenizle” dedim, “ben akademiye dönüyorum. Yeni bir nesil yetiştireceğim ve inşallah onlar size hizmet edecek.” İyi de gidiyorduk o zaman; Türkiye demokratikleşiyordu, gayet iyi şartlar vardı. Ne zaman girdim siyasete biliyor musunuz? 2008 başlarında, ayrılırken Sayın Ali Babacan’ın Dışişleri Bakanı olması konusunda Sayın Erdoğan’a tavsiyede bulundum. “O olursa (Ali Babacan) destek olurum.” dedim. Onunla birlikte de çalıştık. Sonra tam ayrılacakken, AK Parti kapatma davası açıldı. Tarih: Mart 2008. Sayın Cumhurbaşkanına o zaman gittim, dedim ki: “Şu ana kadar siyasete girip girmemek benim kararımdı. Ama bu ülkede demokrasiye savaş ilan edilmiş ve seçimi yeni kazanmış bir parti kapatılmayla karşı karşıyaysa, sonuna kadar sizinle savaşırım.” Ve Allah şahit, hiç yalnız bırakmadım. Ha şimdi işin zor kısmına geleyim: O da dedi ki, “Dışişleri Bakanı olacaksınız o zaman.” Bu sefer reddetmeyecektim. İki kere bakanlığı, dört kere milletvekilliğini reddettim ben. Bakın, Başbakanlığı bıraktıktan sonra da üç İngilizce, beş Türkçe kitap yazdım. Benim dinlenmem kitap yazmaktır. Niye bunu söylüyorum? Peki ben ne zaman Başbakanlıktan ayrıldım, niye ayrıldım? Birlikte savaşmak, demokrasi için savaşmak… İşte kararını verdiğim Sayın Başbakan, benim siyasi ahlak reformuma, benim şeffaflık reformuma, benim imar yasasına, ihale yasasına, siyasetin finansmanı yasasına... O zaman bakın, reform diyorduk, devleti reforma edecektik. Onu sunduğumda — ve bir şartı da neydi biliyor musunuz, Cihan Bey? — “Vize muafiyeti alacaktık,” biliyorsunuz. Vize muafiyeti alacaktık. Onu, o yasaları Meclis’e gönderdiğimizde bloke edildiğinde ve aleyhimde AK Parti MKYK’sında imzalar toplandığında “Buraya kadar.” dedim.

Buraya kadar. Bakın, hangi karar daha cesurdur biliyor musunuz? Başbakanlığa giderken verdiğiniz mücadele değil. Tarihin en zor kararı, kendi nefsinize sorun: İlkeleriniz, ahlaki ilkeleriniz dolayısıyla siyasetin kirlenmemesi için en yakın arkadaşlarınız iktidardayken onlara meydan okuyabiliyorsanız, o zaman siyaset ahlaki nitelik kazanır. Ben onu yaptım. Ve şunu söyleyeyim: Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de hiçbir başka örneği yoktur. Kendi genel başkanlığını yaptığı partiden, ilkelerinden saptığı düşüncesiyle ayrılıp başka bir parti kuran ikinci bir örnek yoktur. Yoktur! Rahmetli Ecevit vardı ama 12 Eylül’de partisi kapatılmıştı — Cumhuriyet Halk Partisi. Bu, en yakın dostlarınızı kaybedersiniz, yalnızlaşırsınız, linç yersiniz. “Suriye senin yüzünden oldu.” derler. “Uçak senin yüzünden düştü.” derler. Kimse sana sahip çıkmaz. Ama ben hâlâ buradayım. Neden biliyor musunuz? Herkes bilir ki ben siyasi ahlakı savundum. Ahlakın olmadığı yerde ben yokum, dedim. Ve çizgiyi çektim. Şimdi şunu niye söylüyorum… Şu anda bana sorsanız neden siyaset yapıyorsunuz? Ben sizin gibi düşünüyordum. Tabandan öğrenci yetiştireyim, toplumu değiştirelim, siyaset değişsin. Maalesef zamanla gördüm ki siyaset, toplum tavandan değişiyor. Bu ülkede iyi bir örnek gördüğünde herkes hizaya geliyor. Kendi yakın akrabasını çalıştıran çok büyük, üst düzey bir bürokrat…Yanında bir kamu bankasında da çalıştıran birini gece yarısı, saat birde çağırdım. Bilgi gelince gece yarısı görevden aldım, ertesi günü bile beklemedim. Ertesi gün bütün bürokrasi ben gittiğimde duyuldu bu. Tabii gece yarısı yanında yakınını çalıştıranı başbakan çağırıp görevden alıyormuş diye... Kime gitsem, “Sayın Başbakanım, benim elinizi öper, iki oğlum, bir kızım var; şurada şurada çalışıyor.” demeye başladılar. Hiç kimse çalıştıramadı akrabasını yanına. Maalesef toplumsal düzen... Sivil toplum çok önemlidir, akademiya çok önemlidir ama toplumsal değişim siyaset gerektiriyor. Siyaseti kirlenmiş derseniz siz de siyasete giremezsiniz. Çünkü siyasete girmekle girmemek arasındaki bir şey, bir dakikadır siyaset. Bir partiye üye olursun, biraz önce “kirlenmiş” dediğin siyasetin parçası olursun. Ama düzeltmek için o siyasi mücadeleyi verecek cesareti göstermek lazım. Üçüncüsü… Ha, bu siyasi ahlakla ilgili bir şey. Ahlakla adalet devrimi, onun ikisini birleştireceğim. Yolsuzluklar… 17-25 Aralık olduğunda ben dedim ki, “Bu bir hükümet darbesidir.” Ve net olarak tavır aldım. Ama o zaman bazıları “Hükümet darbesi.” derken yolsuzlukları örtmeye çalışıyordu. Benim farkım şuydu: Bu bir yolsuzluk dalgasıdır aynı zamanda. Ve dört bakanı Yüce Divan’a göndermek kararını da,yolsuzluklarla mücadeleyi de destekledim. Şimdi bugünkü yürütülen yolsuzluk davalarında, “Siyasi midir değil midir?” Ben gözün yaşına bakmam. O zaman AK Parti’de bakmadım, bugün de bakmam. Kim yaparsa yapsın, devletin hazinesine, malına mülküne, beytülmale dokunan kim olursa olsun, onun karşısındayım. Ama yolsuzluklarla mücadele adına bunu bir slogan gibi muhalefete karşı kılıç gibi kullanıp, kendi yolsuzlarını örtüp hatta onları teşvik edersen buna yolsuzlukla mücadele denmez; buna “yolsuzlukla mücadele edermiş gibi yapmak”denir.

Şimdi ilk defa dile getireceğim bir teklifte bulunacağım. Hem iktidara hem muhalefete, Hür Düşünce Hareketi’ne de bunu desteklemesi çağrısı oldu. Bu yolsuzluk davalarına kimler bakıyor biliyor musunuz? Şu hukukçular burada, Asli mahkemeler! Madem yolsuzluk bu kadar yaygın bir hal almış, iktidar–muhalefet ayrımı gözetmeden adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkeleri etrafında işleyecek yolsuzluklarla mücadele ihtisas mahkemeleri kuralım. Geçici bir süre için — beş yıl diyelim, üç yıl diyelim — özel bir mahkeme ihdas edelim. Ve Türkiye’nin bu konularda en tecrübeli hukukçularının da içinde olduğu bir yargı heyeti oluşturalım. Yolsuzlukların kökünü kurutacak şekilde üzerine gidecek özel yolsuzluk mahkemeleri kuralım. Adalet sadece sizin lehinize olduğu zaman değer taşıdığı zaman adalet olmaktan çıkar. Türkiye’de bugün maalesef hukuk, yargı sistemi, adalet dağıtan bir sistem olmaktan çok, gücü elinde bulunduranın kullandığı, kendi siyaseti için araçsallaştırdığı bir sisteme dönüşmüştür. Yalnız bu bugünün hastalığı mı? Cumhuriyetin de öncesinden gelen genel bir hastalık bu. 27 Mayıs adaleti farklı mıydı? 12 Mart adaleti farklı mıydı? 28 Şubat adaleti farklı mıydı? FETÖ adaleti farklı mıydı? Aynı çizgi devam ediyor. Yargıda bir devrim gerekli. Herkesin güveneceği bir yargı… Dördüncüsü: Sosyal ekonomik devrim. Ekonomi konusuna girdik son dönemde. Evvelsi gün MÜSİAD’la görüştüm, geçen ay ondan bir ay on gün önce TÜSİAD’la görüştüm. İstanbul Sanayi Odası’yla görüştüm, Türkiye Giyim Derneği ile görüştüm. Önümüzdeki haftada diğer görüşmeleri yapacağım. İki tane mesele var burada. Ekonomide devrim… Arkadaşlar, bazen biz ekonomiyi finansa indiriyoruz. Finans, finans ekonomi değildir. Bugünkü iktidarın da yanılgısı budur. Sayın Mehmet Şimşek’i bilirim, dürüstlüğünü bilirim, beraber çalıştık. Maliye Bakanımdı. Fakat “sıkı para politikası”, “sıkılaştırma politikası” bakın neye ulaştı: Farklı görüşlerdeki bütün iş adamlarının ortak kanaati şu: “Bu şartlarda üretim devam etmez.” Çünkü finansal maliyet çok yüksek. Peki nedir farkı? Finansa odaklanan bir ekonomi yönetimi IMF’ye ve Dünya Bankası’na, uluslararası finans kuruluşlarına gösterecekleri indikatöre bakarlar. Peki ne oldu? 2023 Mayıs seçimlerinden sonra göreve gelen Mehmet Şimşek, “Enflasyonu düşüreceğim.” demişti. Enflasyon yüzde 39,3’tü. Şimdi enflasyon yüzde 43, TÜİK dün açıkladı, yüzde 40. Peki biz bu dayağa niye girdik? İş adamları bu krizi niye yaşadı? Büyük bir istikrar sorunu niye çıktı? Çünkü ekonomiye sadece finans endikatörleri açısından bakan birinin bunu başarması mümkün değil. Ekonomiye nasıl bakılır? Önce üretime bakarsın, sonra da uluslararası ekonomik politikadaki rekabet gücüne. Şimdi diyeceğim şey şu: Tarım çökmüş, sanayi üretimi daralmış, sanayide istihdam ve teknolojik dönüşüm yapılmamış. 2014’te açıkladığımız 1.380 adımlık yapısal dönüşüm reformu gerçekleşseydi bugün Türkiye’de kişi başına düşen gelir 30.000 doları bulmuştu. Olmadı. İkincisi: ekonomideki sosyal adalet… Gelir adaletsizliği çok vahşi bir servet transferine yol açtı. Çok doğru söyledi Sayın Süleyman Bey, Sayın Aksu… 10 milyon çok lüks yaşıyor, herkes yaşıyor zannediyoruz. Değil. Büyük bir gelir adaletsizliği var.

İki alanda bir ekonomik devrim şart: Üretim devrimi ve gelir adaleti devrimi. Bunu vergide yeni bir vergi düzenlemesiyle yapacaksınız. Bunu yeni bir kaynak değerlendirmesi ve kamu tasarrufuyla yapacaksınız. Son olarak da, biliyorum vaktinizi fazla almak istemem ama resmi tamamlamak için… Kurumsal değil, devlet kurumlarımız arkadaşlar… Yani bir yerde geçen de söyledim, hemen farklı şekillerde yansıtanlar oldu. Evet, ben şahsi hayatımda mütevazıyımdır, herkes bilir. Ama bir ilmi tez ileri sürerken asla tevazu göstermem. Özgün tezim vardır, iddiam vardır, söylerim. Devlet yönetirken de asla tevazu göstermem. Ehilsem ehilimdir; bunun tartışmasını yapmam. Arkadaşlar, şu anda maalesef devletimizin kurumlarında büyük bir çöküş yaşanıyor. Bakan kavramı çöktü, bakanlıklar çöktü. İş adamlarımız biraz önce şikayet ettiler, koordinasyondan bahsettiler. Dedim ki, “Problem ne biliyor musunuz? Devlet Planlama Teşkilatı’nı çökerttiler.” Nasıl bir devlet aklı ki, Devlet Planlama Teşkilatı gibi Türkiye’nin devlet adamı yetiştirme harmanı olan bir kurumu yok eder? Bu kabul edilebilir bir şey değildir. Bütün Turgut Özal nesli de, Demirel nesli de oradan yetişti. Niye kapatırsın? Benzer şekilde devlet kurumlarının ehliyet ve liyakata göre yeniden tanzim edilmesi lazım. Bu da bir siyasi kurumsal reform gerektirir. Ama her şeyden önce, hepimizin en başta söylediğim gibi, insan onuruna yakışır bir düzen kurmamız gerekir. Bu milletin köklü tarihi, köklü geleneklerinden güç alan biz… Biz kimliğini birlikte inşa etmemize bağlı. Sivil toplum projeleri burada çok maya rolü oynar. Mehmet Bozdemir Bey buradaydı herhalde; ona da teşekkür ediyorum tekrar. O, Demokrasi ve Birlik Vakfı’nda da benzer bir istişarede bulunmuştuk. Ümit ederiz ki bu tür kuruluşların, hareketlerin sayısı artar. “Yeni yolculuk” kavramını da çok sevdim. Biz AK Parti’den ilk ayrılma sürecinde “Ya yeni hal, ya izmihlal” demiştim. Evet, ya yeni bir hal.. Sonra da parti olarak kurduğumuz (TBMM’de kurulan grup) grubun adına da “Yeni Yol” demiştik. Yeni yolculuğunuz hayırlı olsun Süleyman Bey. Allah, yolumuz bu yolda ahlakla, dürüstlükle, vicdanla yürüyenleri; hür vicdanla yürüyenleri menzile ulaştırsın diyorum. Çok teşekkür ederim.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter:

ÇOK OKUNANLAR