Hür Düşünce Hareketi’nin çok değerli Genel Başkanı Sayın Süleyman Aksoy, siyasi partilerimizin değerli temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarımızın değerli temsilcileri..
Hür Düşünce Hareketi’nin değerli genel kurulu üyeleri, Hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Hür Düşünce Hareketi’nin kuruluş kongresinde de vardık tarih 17 Eylül 2022. Hiç unutmam; 17 Eylül benim için bir hüzün ve muhasebe günüdür. O gün genel kurulu, o anlamlı günde birleştirdiği, buluşturduğu için Sayın Süleyman Aksu’ya teşekkür etmiştim konuşmamda.
İki hafta önce Oxford’da dört konferansım vardı. Oxford’un en eski kurumu olan St. Antony’s College’da, Oxford Union’da “Oxford Islam and Islamic Movements” üzerine dört kere konuştum. Sonra da Londra Üniversitesi’nde sabahtan akşama sadece benim eserlerim üzerine — yani kitaplarım üzerine — gelenlerle akşama kadar süren bir ders yaptık. Sonra da son yayınladığım “Genocide in Gaza” (Gazze Soykırımı) başlıklı kitabımızın İngiltere Parlamentosu’nda bir tanıtımını yaptık. Çok yoğun bir zihni alışveriş iklimi oldu. Ama beni en çok hem sevindiren hem de hüzünlendiren ne oldu biliyor musunuz? Oxford Union’un başkan yardımcısı bir Türk! Oxford Union— ki dünyanın en büyük akademi ve öğrenci birliğidir — İngiliz hakimiyetini kıran Türk-Pakistan iş birliğiyle onlarca pırıl pırıl genç orada temsil ediliyor. Bir tanesinin adını söylüyorum: Ahmet Kubilay, genç bir akademisyen. Siber güvenlik alanında en iyi isimlerden birisi. Türkiye’ye dönmek istiyor ama acaba döndüğünde orada bulduğu özgürlük şartlarını burada bulabilecek mi? Temel kaygısı bu. Orada bulduğu imkânları burada bulabilecek mi? Özgürlük iyiyi çeker, bilinci çeker. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiği için İstanbul sadece bizim olmadı. Ondan itibaren İstanbul’da sağlanan huzur ve adalet, Maverayünnehir’deki bütün ilim adamlarını İstanbul’a çekti. Biraz önce verilen örnek çarpıcıdır. Türkiye’de 1930’larda üniversite devriminin iktisat fakültesi geçmişine bakın; Almanya’dan kaçan Yahudi akademisyenlerin büyük etkisi vardır. Dolayısıyla hürriyeti tahkim etmeden, insan onuruna yakışır bir düzen kurmak mümkün değildir. İkincisi, bir uluslararası düzene dikkat çekmek isterim. Siyaset, siyasi düzen niçin kurarız biz? Neden siyaset ihtiyacı hissederiz? Uluslararası düzen. Neden düzene ihtiyaç hissedilir? O düzen sarsıldığında niye telaşlanırız? Arkadaşlar, bizim bir başka hastalığımız şudur: Türkiye’yi bir ada ülkesi zannediyoruz çoğumuz. Türkiye’yi dünyadan kopuk bir yerde yaşıyor zannediyoruz. Kendi kendimize slogan atıyoruz; burada bir bardak suda fırtına koparıyoruz da o kopan fırtınanın dünyada ve insanlığa nasıl yankılandığını hiç düşünmüyoruz. Türkiye, Afro-Avrasya’nın merkezinde, tarihi boyunca üç büyük imparatorluğa merkezlik etmiş bir ülke. Bünyesinde bu üç imparatorluğun başkentini barındıran, bütün büyük medeniyetlerin kesiştiği bir coğrafya. O zaman, dünyanın genel gidişatını anlamadan Türkiye'nin kendi gidişine, yürüyüşüne şekil veremeyiz. Nereye gidiyor dünya? Bakın şunu söyleyeyim: Daha 1990’lı yılların başında Francis Fukuyama, “The End of History” yani “Tarihin Sonu” diye meşhur makalesini yazdığında ona sert bir eleştiri yaptım. Tezi şuydu: “Batı liberal düşünceleri tarihin sonunu getirmiştir. Bundan sonra mutlak bir Batı hakimiyeti ve liberal hakimiyet olacaktır.” Benim cevabım ise şuydu: Asla tarih sona ermez. Bu bir yanılsamadır. Romalılar “Bütün yollar Roma’ya çıkar.” derken de yanılsadılar. Biz “Devlet ebed müddet” derken, bir devleti tarif ederken aslında tarihin sonunu getirdiğimizi sandık ama imparatorluğumuz çöktü. İngilizler de “Güneş batmayan imparatorluk” dediler ama sonunda güneş battı. Tarihin sonu gelmez, aksine dedim o zaman, tarih 1991 itibarıyla çok daha hızlı akacak. Çünkü teknolojinin bu kadar hızlı değiştiği bir yerde tarih sona ermez. Şimdi size şunu söyleyeyim: Biz geri kalmışlığımızın temel sebebi olarak hep sanayi devrimini geç fark ettiğimizden bahsederiz, değil mi? Şimdi daha büyük bir devrim yaşanıyor. Sanayi devrimi makineyi keşfetmişti. Şimdi robot teknolojisiyle — şu anda “WOW (World Omniscient for World Model)” diye yeni bir robot üretildi — biz bunları takip etmek yerine, tabir caizse kuşatma altındaki Bizans’ta meleklerin cinsiyetini tartışır gibi tartışmalar yapıyoruz. Nedir bu yeni robot türü biliyor musunuz? Yani sizin emrinizi yerine getiren robot olmayacak önümüzdeki dönemde. O robot kendi tahayyül gücüne sahip, kendini kontrol edip düzeltebilen ve başka robotlara öğretme gücüne sahip olacak.
Zihniyet değişmeden siyaset değişmez. Peki zihniyetin ana odakları neler ? Zihniyetin içinde en önemli şey, Türkiye’de en önemli problem kimlik bilinci. ikinci önemli problem tarih bilinci. İkisi de birbiriyle alakalı. Maalesef öyle kutuplara bölünmüşüz ki: Sünni – Alevi, Türk – Kürt, Arap – Boşnak vesaire vesaire... Bu, ilk yazdığım, son bir önceki kitabın — hani Sistemik Depremin — alt başlığı şu: “Dışlayıcı Popülizme Karşı Kapsayıcı Demokrasi.” İçselleştirici kimlik kuramayanlar demokrasiyi kuramazlar. Osmanlı Devleti’ni çökertenlerin başında gelen “Osmanlı mıyız, İslam mıyız, Türk müyüz?” derken derken, geride yıkılmış bir devletin üzerinde yeni bir Cumhuriyet doğdu. Bu Cumhuriyetin içinde yaşayan herkes — Sünni, Alevi, Türk, Kürt, herkes — “Ben bu ülkenin eşit vatandaşıyım.” deme hakkını kendinde görmedikçe demokrasiyi inşa edemeyiz. Bakınız, 17 Eylül 2022 konuşmamı hatırlayan arkadaşlar oldu. Ben yaptığım konuşmaları genellikle kaydetmem, irticalen (doğaçlama) konuşurum ama hatırlarım. O günlerde Sayın Kılıçdaroğlu’nun Kürt ve Alevi kimliğiyle ilgili olarak “Bir Alevi, bir Kürt Cumhurbaşkanı olur mu?” diye sormuşlardı. Ben o kongrede, açın bakın, dedim ki — Sayın Kılıçdaroğlu da oradaydı — “Bir Kürt ya da Alevinin veya herhangi bir kimlikle bu ülkenin vatandaşı olan birinin Cumhurbaşkanı olup olmayacağını tartışmak bile Cumhuriyetin temel felsefesini anlamamak demektir. Cumhuriyet diyorsunuz, sonra da ‘ha sen Kürtsün, sen şusun’ diyorsunuz.” Ve kimlikler empoze edilmez. Kimlik, içselleştirildiği zaman kimlik olur. Empoze edilmez kimlik. Ben onun için daha önce yazdığım doktora tezinde şunu ifade etmiştim: “Siz kendinizi nasıl idrak ediyorsanız, odur.” Ben hiç kimliğimi saklamadım hiç. Ben Malazgirt’in öncü gücü olarak gelmiş, adını da Hoca Ahmet diye sevilen (Hoca) Ahmet Yesevî’den alarak “Ahmet” ismi konmuş, bir Türkmen boyunun, Oğuz boyunun çocuğuyum. Hiç şüphe yok. Bununla da iftihar ederim. Ben Sünniyim ve geçmişimi bilirim. Ama Kürtler bana, onların hakkını savunduğum için “Serok (Başkan) Ahmet” dediler.Çünkü ben Toros Dağları’nda babaannemden öğrendiğim aziz Türkçem ne kadar mukaddesse, Dicle kenarındaki kendi babaannesinden öğrenilen Kürtçe de o kadar azizdir, dedim. Kendim için istediğim şeyi başkası için istemezsem ben demokrat olamam. Bunu şunun için söylüyorum: Ne olur bu tartışmaları bitirelim. Yıllardır “Türkiyeli mi, Türk mü?” Ya arkadaşlar, ya Allah aşkına “Türkiye” kavramının içinde “Türk” yok mu? Birisi öyle der, birisi böyle der. Ben aynı şekilde Alevilik konusunda Hacı Bektaş-ı Veli’ye gidip Cem’e bizzat katılıp orada konuşan ilk başbakan oldum. Ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzurunda dediler ki, “Para vererek gidiyoruz, müze statüsünde. O gün Ankara’ya döner dönmez, Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi’ne girişteki parayı, bir de Hazreti Mevlana Türbesi’ne girişteki ücreti kaldırdım. Herkes bu ülkede “Ben bu ülkenin parçasıyım.” diyecek. Vatanperver bir milliyetçilik inşa edeceğiz. Kültür milliyetçiliği inşa edeceğiz. O zaman bakın kimse rahatsız olmaz. Ve dışardakileri de bu şekilde… Tarih bilincimiz çok önemli olduğu için kusura bakmayın, bunun üzerinde de duracağım. Biraz önce söyledim: Osmanlı. Ben hep şunu dedim: Selçuklu – Osmanlı – Türkiye Cumhuriyeti çizgisi. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” kavramını o terkip içinde kullananlardan biriyim. Fransa Dışişleri Bakanlığı’na gittim, baktım; 16. yüzyıldan itibaren bütün Fransız dışişleri bakanlarının resimleri var. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gidin, onlarda da var. Geldim bizim bakanlığa, baktım: 1921 Ankara Hükümeti’yle başlıyor. Tamam dedim ya arkadaşlar... Fransa beş cumhuriyet kurdu ve yıktı, iki tane de monarşi yaşadı. Ama hiçbir Fransız, beşinci cumhuriyet adına dördüncüye, üçüncü cumhuriyet adına birinciye, birinci cumhuriyetin ardından gelen Napolyon’un ikinci dönemine hiç küfür etmez, hiç dışlamaz. Nedir bu birbirimizle savaşımız? Biraz önce değerli bir dostum dedi ki: “Hocam, hep gülümsüyorsunuz. Bu kadar problem arasında sürekli tebessüm ediyorsunuz.” Başbakanlıkta da öyle dediler. Dedim ki: “Suratı asık adam, kendisiyle kavga eden adamdır. Kendisiyle barışık olanın enerjisi de, pozitif enerjisi de, tebessümü de eksik olmaz.” Önce kendimizle barışacağız. Biz diyeceğiz, “biz.” Onu inşa ettiğimizde emin olun birçok şey çözülür.