GELECEK PARTİSİ GENEL BAŞKANI SAYIN AHMET DAVUTOĞLU’NUN GELECEK APRTİSİ GRUP TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

GELECEK PARTİSİ GENEL BAŞKANI AHMET DAVUTOĞLUÇok saygıdeğer genel başkanlarımız, Yeni Yol Grubumuzun değerli milletvekilleri, grup toplantımızı teşrif eden değerli misafirler ve bizleri ekranları başında izleyen çok değerli vatandaşlarım; hepinizi saygıyla, muhabbetle selamlıyorum. Her şeyden önce Ramazan-ı Şerifimiz mübarek olsun. Ramazan ayı, paylaşmanın, infakın, dayanışmanın ayı. Rabbim bu ayı ülkemize, milletimize, İslam alemine ve insanlığa hayırlı kılsın. Önce, devlet yönetiminden bahsetti Sayın Genel Başkan, devlet yönetimiyle ilgili birkaç hususu vurgulamak, sonra da geçen hafta başlattığım Ramazan sofrasının hesabını bir görmek istiyorum. Yeni İçişleri Bakanı ve Adalet Bakanı görevlerine başladı, hayırlı olsun. Bu atlamaların Ramazan'dan hemen önce olması, ümit ederiz ki inancımızın temelini teşkil eden adalet bilincini, emniyet ve emin olma bilincini topluma yaymaya vesile olur. Bu atamaları değerlendirmeden önce kısa bir hatıramla devlet yönetiminde karşı karşıya kaldığımız bir zaafı sizlerle paylaşmak istiyorum.

18 Şub 2026 - 13:26 YAYINLANMA
GELECEK PARTİSİ GENEL BAŞKANI SAYIN AHMET DAVUTOĞLU’NUN GELECEK APRTİSİ GRUP TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

Yıl 2011, seçimlere gidiyoruz, ben de ilk kez milletvekili seçimlerine girmek üzere hazırlık içindeyiz. Sayın Babacan da hatırlayacaklar, hükümetimiz, o zaman Sayın Başbakanımız bir kanun hükmünde kararname çıkardı ve doğru bir kararla devlet bakanlıklarını işlevsel bakanlıklara dönüştürme kararı aldı. Yani eskiden devlet şundan şundan sorumlu devlet bakanı yerine, sorumlu olduğu ne ise onun bakanı olarak tanımlandı. Aileden sorumlu devlet bakanı yerine aileden sorumlu bakan geldi. O zaman Dışişleri Bakanlığı protokole baktığı için yeni bakanlar listesi önüme geldi, Başbakanlık Müsteşarımız Efkan Bey'di, -bunları bir devlet bilinciyle ifade ediyorum, herhangi bir tenkit anlamında değil- açıkçası üzüldüm ve şaşırdım. Efkan Bey de yakın dostumuzdur ve Türk siyasi tarihini bildiğine inandığım entelektüel bir arkadaşımızdır. Efkan Bey'i aradım, Efkan Bey dedim, neden bunlar alfabetik sıraya konmuş bakanlar listesi? A ile başlıyor, Z'ye doğru gidiyor, Z yok da işte ulaştırma bakanı en sonunda. Dedim ki, devlet telefon fihristi mi dedim. Sayın Bakanım dedi, herkes önde olmayı arzu ettiği için böyle objektif bir kriter koyduk, Sayın Başbakanımız da uygun gördü. Nasıl yapalım o zaman dedi. Bak dedim sana söyleyeyim, 1750’lerden, Tanzimat’tan bu yana hükûmet listelerini al, hepsinde olan bakanlıklara bak. Beş bakanlık göreceksin, bu beş bakanlık olmazsa devlet olmaz. Diğer bakanlıkların hiçbirisi olmasa da bunların altına yerleştirilse devlet yürür. Ama bu beş bakanlıktan bir tanesi eksik olursa devlet olmaz. Başa dedim Adalet Bakanını koyacaksın, A harfiyle şimdi denk geldi yine başta ama A harfi olduğu için. Adalet yerine Yargı Bakanlığı denseydi en sona konulacaktı mesela. Adalet Bakanlığı, çünkü adalet olmadan devlet olmaz. Onun hemen altına İçişleri Bakanlığı’nı koyacaksın, çünkü iç düzen olmadan devletin komisyonu ifa edilmez. Bunun hemen altına Dışişleri Bakanlığı’nı koyacaksın, çünkü devlet dışarıda da tanınan ve temsil edilmesi gereken bir varlıktır. Onun altına bütün bunları sağlayacak olan mali altyapıyı oluşturacak Maliye Bakanlığı'nı koyacaksın. Sonra da bütün bunları savunacak olan Milli Savunma Bakanlığı. Bu beş fonksiyon olmadan devlet olmaz. Sonra dedi, peki sonra? Sonra bir çizgi çek dedim altına, toplumun bütününe hizmet eden bakanlıkları koy. Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı. Sonra da sektörel bakanlıkları koy. Hangi sırayla koyarsan koy, enerjiydi ulaştırmaydı vesaire vesaire. Maalesef hala bu düzen devam ediyor ve Başbakanken değiştiremediğim için üzüldüğüm ve Sayın Cumhurbaşkanımızdan intikal ettiği için değiştirmek için zamanı beklediğim bir husustu, hala alfabetik sırayla oturur bakanlar. Hiçbir bakanlığı küçük görmem, ama Adalet Bakanlığı devletin mihveridir. Şimdi Adalet Bakanlığı dönüp sonra da İçişleri Bakanlığı'na dönüp bir muhalefet partisi genel başkanı olarak değil, devletine hizmet etmiş tecrübe sahibi bir abi deyin, hoca deyin, kardeş deyin, ne derseniz deyin nasihatte bulunmak isterim. Sayın Adalet Bakanı Başsavcıyken farklı tartışmalara konu oldu. O geçen hafta da söyledim, o tartışılacaktır yine. Ama Adalet Bakanı olmuşsa bize düşen eylemine bakmak. Adaleti sağlıyorsa alkışlarız. Ama şimdi bir fotoğraf, iki fotoğrafı size söyleyeceğim. Adalet Bakanı o çok tartışmalı, çok kavgalı yemin töreninden çıktı. Dışarı çıkarken bir küstah açık söyleyeyim, Grup Başkan vekili Adalet Bakanının omuzuna elini koydu. Yani aslında verdiği tablosu sen Adalet Bakanısın ama elim omuzunuzun üstünde. Ben ona söylüyorum şimdi, çekin o elinizi adaletin üstünden çekin Ve Adalet Bakanına söylüyorum. Belki o heyecan içinde o tavrı fark etmediniz veya müsamaha göstermek zorunda kaldınız. Dönüp demeliydiniz ki çek şu elini be adam. Evet, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanının üstüne kimse el koyamaz. Adalet Bakanı başka bir partiden, iktidardan olabilir. Ona şunu söylüyorum: Kim senin omuzuna el atmak isterse biz buradayız, yanındayız. Dik dur, kimsenin adaletin üstüne elini koymasına izin verme, senin görevin bu. Peki ne tavsiye edeyim? Eğer boş vaktin olursa, iddianame yazmaktan pek vaktin olmadığı anlaşılıyor, biraz klasikleri oku. Adaletin olmadığı yerde neyin olacağını. Şimdi vaktim yok, yoksa Şehzadenin Gülistanı'ndan Dahhak'ın inip Feridun'un gelişiyle ilgili hikâyeyi seninle paylaşmak isterdim. Onu oku, Şehzadenin Gülistanı'nı aç ve Dahhak niye gitmiş, Feridun niye gelmiş bir oku. Ama ona değilse Mesnevi al ve şu satırları oku: Mesnevi'de Hazreti Mevlana der ki; “Bir mazluma karşı elinden bir zulüm çıktı mı o zulüm bir ağaç olur, o ağaçtan zakkum biter. Kızgınlıkla gönüllere ateş saldın mı cehennem ateşinin aslı oldun bil. Ateşin burada nasıl adamları yakarsa ondan meydana gelen eser de orada seni yakar. O yılana akrebe benzeyen sözlerin yılan ve akrep olur da seni kuyruğundan yakalar. Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur. Bütün alimler böyle dediler. Daha ziyade zalim olanın kuyusu daha korkunçtur. İlahi adalet daha kötü ya daha kötü ceza verilir buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan, sen kendin için kuyu kazıyorsun, bari boyunca kaz.” Hepimiz o boyunca dediği Mevlana'nın kabre gireceğiz. Ey Adalet Bakanı, oku, geçmişteki örneklerinden ders al. İbn Haldun'u oku, Kınalızade'yi oku. Boş vakitlerinde oku. Ancak o zaman fark edilir. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanına da çağrıda bulunuyorum. Şu düzeni değiştirin. Bu alfabetik düzen, telefon düzenini değiştirin. Adalet Bakanına da ve onun omuzuna el koyan o küstah grup başkan vekiline senin bir daha elinin adaletin üzerinde olduğunu görmeyeceğim deyin. Yemin ettikten sonra o ana kadar Cumhuriyet Başsavcısı olan Akın Gürlek, yemin ettikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı'dır. Üstüne el konamaz. Onun yolu açılmaz. Aç kapıyı diye öne açılmaz. O adaletle yolunu kendi açar. Yoksa hep şikâyet ettiğimiz vesayet düzeni kurulur. Bu arada Adalet Bakanına bir çağrım, bir açıklama yaptı. Efendim tutuklu ve yükümlülerden bilgi sızdığı için onların avukatlarla görüşmeleri sınırlanıyormuş. Öyle mi İdris Bey, takip etmişsinizdir? Ya Allah aşkına tutuklu zaten görüşerek kendi tutukluğunun bitmesi için bilgi de aktaracak. Ya niçin, Ramazan günü böyle sakın böyle bir şey yapmayın. Sakın böyle bir şey yapmayın. Bırakın tutuklu ve yükümlüler Ramazan'da aileleriyle, avukatlarıyla rahatlıkla konuşsunlar, zaten takip ediyorsunuz ne söylüyorsa. İçişleri Bakanına gelince... Hafız, gurur duydum. Ben hep gıpta ederim hafızlara. Değil mi? Hepimiz için gıpta edilen bir özelliktir. Ama ona tavsiyem de Kur'an-ı Kerim'in emanet, emniyet, adalet ayetlerini dikkatlice okusunlar. Tekrar tekrar hafızalarında olduğu için bunları yâd etsinler. Mesela Peygamber Efendimizin şu hadisini hem Adalet, hem İçişleri Bakanı kendisine düstur edinsin: Bir anlık adalet, 60 yıllık ibadetten daha hayırlıdır. Şimdi İçişleri Bakanımız da bir resim verdi. 90'lı yılların... Ben geçmiş hüküm vermem algıdır önemli olan ve Sayın Babacan, Sayın Arıkan çok doğru ifade ettiler, her ikisi de öyle bir bakanlığa başladı ki sanki kendisinden önce başka bir parti varmış gibi her gelen bakan bir önceki bakanın enkazını anlatarak, Adalet Bakanı adaletsizliklerden, İçişleri Bakanı da çetelerden bahsederek göreve başladı. Şimdi İçişleri Bakanına sesleniyorum. Bir resim verdiniz. 90 yıllarda Susurluk’ta bir eski İçişleri Bakanlığı önünde resim. Geçmiş seleflerinize saygı gösterin, buna diyecek bir şeyim yok. Ama bir ders almak istiyorsanız önce kendi iktidarınızda doğru dürüst İçişleri Bakanlığı yapmış ve dönemlerinde hiçbir zaman çeteleşmeye izin vermemiş Sayın Abdülkadir Aksu'yu ziyaret edin, çok hasta. Sayın Beşir Atalay'ı ziyaret edin. Sizin dönemde hiç çete yoktu. Nasıl oldu diye sorun. Sayın Efkan Ala Parti Genel Başkan Vekiliniz, onu ziyaret edin ve onları kabul edin. Ha 90’lı yıllara illa gidecekseniz çok ağır hasta olduğunu duyduğum ve şifa dilediğim Sayın Saadettin Tantan'a gidin. Çetelerle, uyuşturucularla nasıl mücadele etmiş bir sorun. Ama Ali Yerlikaya'nın geçmişte devraldığı çetelerle mücadeleyi şiar edindiği ve hepimizin de en başta destek verdiği o çetelerin de her biriyle resmi olan Ali Yerlikaya'dan önceki, her çete başıyla resmi olan İçişleri Bakanının mirasını sürdürmek üzere onun en yakın dostunu, marinalarla anılan dostunu değil, doğru dürüst ülkeyi emniyete götürecek bakanlarını örnek alın. Sizden beklediğinim bu. Hafızlık güzeldir, ama önemli olan Kur'an'ın lafzını hıfz etmek değil, manasını yaşamaktır. Biz bu manayı yaşatmak için siyaset yapıyoruz. Değerli arkadaşlar; şimdi Ramazan'da bir sofra paylaşmıştık geçen hafta sizinle. Pide, hurma, sadece iftar sofrasının açılışı. Su, zeytin hesabıyla sadece iftar açmak ve sahurda bir yumurta kırıp ekmekle yemek için pideyle, 10 bin lira olduğunu burada hesap etmiştik. Bu hafta arkadaşlara dedim ki ya bu güzel de, bana minimumundan bir sofra yapın bakalım nasıl olur? Minimumu bakın şimdi şöyle bir şey: Hani bir hurma tek bir hurma. Yarım kilo değil, 250 gram değil, 5 kişilik bir misafirin önüne koyan hurma, tek bir hurma şu anda, bir hurma 40 lira, tek bir hurma. Yanına bir tane köfte, bir porsiyon değil ha, tek bir köfte 40 lira. Efendim, yanına bir tavuk kanadı, bir kanat, 30 lira. Ne etti? 110. Yanına bir pide koyacaksınız, yarısını yeseniz 10 lira da o diyelim hadi, 120. Arkadaşlar şu diş kovuğunu birçok kişi için, benim için doldurur da bazı arkadaşlarımız zikretmeyeyim burada biraz bedenen güçlü olan diyeyim, kimseye bakmıyorum üstünüze alınmayın. Onlar için nasıl yetecek bu ikram, nasıl yetecek Allah aşkına? Biz bu milletin derdini biliriz. Dün bir televizyon programında devlet görevlerinin özellikle de emekli, görevi bitmiş bakanların, başbakanların başka yerlerde görev almaması gerektiğini, kendi yağlarıyla kavrulması gerektiğini söylerken ve bunu eleştirirken bir örnek verdim. Ben de bu anlamda zor geçiniyorum dedim. Birileri üstünde tepindi. Şimdi bakın niye biliyor musunuz, niye tepindiler? Onların kafalarındaki başbakan görevdeyken ya kendisini ya yakınlarını zengin eden başbakan, Türkiye'nin başbakan profili bu. Düşük profilleri makamda düşük, gelirde yüksek profilli olanlar. Ben bunu samimiyetle söyledim, ama aynı cümlenin içinde şunu da söyledim: Bu zorlukları çeken vatandaşlarımızın önünde bunu söylemekten hicap duyarım. Şimdi de hicap duyuyorum. Yarın emeklilerimizle iftar edeceğim ve Gelecek Partisi olarak bu sene hiçbir salonda iftar etmeme kararımız var. Yaparsak bile salon değil, lüks salonlar değil, dar gelirli misafirlerimizle vereceğimiz uygun mekânlar olacak. Biz emeklinin ne çektiğini biliriz. Ben bir hoca olarak bir öğrenciyi Ramazanda ki dün bir öğrenci aradı, ne yaşadığını bilirim. Ben bir KHK'lının, annesi-babası olmadan iftar etmek zorunda kalan KHK'lı mağdur ailelerin hallerini bilirim. Ben asgari ücretle ki geçen hafta zikrettim, bütün hesaplarını yaparım. Bunların hepsini biliriz. Çıraklık ve staj mağdurlarının ne durumda olduğunu bilirim. Akademisyenlerin, öğretmenlerin kitap almayı bırakın iftar edemeyeceklerini bilirim. Biz halktan kopmadık. O troll çetelerine söylüyorum, sizin kafanızdaki başbakan gibi hiç olmadım, ama sizin övdüğünüz insanlar gibi de halktan hiç kopmadım, kopmayacağım. Şimdi gelin bakalım ben ne kastettim? E işte söylüyorum, hani ben burada rakam zikretmek istemem herhangi bir karşılaştırma, ama herkes girip bakar emekli başbakanın maaşı nedir, bakar. Geçen iki hafta önce eski Avrupa Birliği Komiseri ve eski bir dışişleri bakanı misafirim oldu. İyi bir yerde ağırlamanız lazım, kural budur. Ben devleti böyle anlarım. Bir başkent her zaman başkenttir. Bir başbakan ve cumhurbaşkanı da her zaman başbakan ve cumhurbaşkanı gibi davranmak zorundadır. Benim imkânım dar diye ağırladığınız bir başka devlet yetkilisini o sizi ağırladığından daha aşağı bir şekilde ağırlayamazsınız. O tahmin edecek maaşın epey iyi bir kısmı bir yemekte gitti. Bir de benim şu özelliğim vardır: Benimle birlikte çalışanlar bilir. Neredesin Yalçın? Kaç yıl oldu, 17 yıldır, benim yediğimden başka bir şey yedin mi sen? Benim korumam. Ben bir lokantanın seviyesi ne olursa olsun, kimi ağırlamış olursam olayım bir başka masada da özel kalemim ve o misafirin özel kalemi ve koruması yemek yer. Kimliğine bakmam, benimle birlikte olanla yaşarım ben. Şimdi bunun hesabını bir yapsınlar şimdi benim hakkımda konuşanlar. Hem devletimin itibarını korumak zorundayım, Türkiye Cumhuriyeti eski Başbakanı olarak gelen ve şunu da söyleyeyim her ay en az iki tane ya bakan ya başbakan ya da daha kalabalık heyetler beni ziyarete gelir. Ben ölmüş biri değilim. Dünya gündemindeyim, ne yapayım yani? Siz istediniz diye dünya gündeminden çıkıp izole bir hayata da gidemem. Buradayım, dünyadayım, geleni de son kuruşuma kadar harcayıp karşılığını vereceğim. Şimdi onun için herkes bilir Başbakanlıkta ben de, eşim de çalışmaya devam ettik. Herhalde dünyada da örneği azdır bir başbakanın eşinin aynı zamanda çalışması. Çünkü hayat boyu birlikte çalıştık ve helalinden yedik ve başbakanlık konutunda üst kata aileye çıkan her bir lokma ekmeğin hesabı tutulur, Sare Hanım ay sonunda onu benim maaşımdan makbuz karşılığı hazineye geri öderdi. Devlet lokması geçmedi bu boğazdan, ne yapalım? Şimdi bu şartlarda emeklisiniz. Bu meseleyi kendimi övmek adına değil, bir devlet ahlakını bu adamlara öğretmek adına anlatıyorum bunu. O 2015'teki kısa dönemde milletvekili olmuş, sonra olamamış bir profesör arkadaşımız geçende ziyarete geldi. Beni dedi en çok etkileyen şey şuydu: Siz o meşhur konuşmayı yapıp Başbakanlığı bırakacağım dedikten sonra, Başbakanlık konutuna geldiğinizde ben de oradaydım. Döndünüz Sahra Hanım'a dediniz ki, Sahra Hanım hemen bir kiralık eve bakıyorsun, 15 gün içinde buradan çıkacağız. O zaman dedi, ben yeni milletvekiliydim ve birçok kişi, yani o anda değil, önceki dönem milletvekili, birçok kişi milletvekili olduğumda bana ev teklif etmişti, ben de reddetmiştim. Ya bir Başbakan istifa kararı alıyor ve kiralık eve çıkıyor dedi. Bu bir gurur, övünmek için söylemiyorum. Biz Başbakanlığı böyle gördük, ne evlerimiz, ne köşklerimiz, ne saraylarımız oldu. Şimdi de böyle yaşıyoruz. Evet bu temsil dolayısıyla, yani şey sayılırım ben, orta direklerden biriyim, beyaz gömlekli derler ya, orta direk, hepimiz zorlanıyoruz. Bunu ifade ettim diye üstüme geliyorlar. Ama ben bir asgari ücretlinin … bilirim. Şimdi gelelim işin diğer boyutuna; ben onu niye zikretmiştim? Demiştim ki, bir bakan ve başbakan görevi bittikten sonra şirketlerde görev alamaz. İş yaptığı devlet olarak müzakere edip de bakan olarak şurada otururken 3 sene sonra, 2 sene sonra şirket temsilcisi olarak devletin karşısına oturamaz dedim, bunun için söyledim. Ve dedim ki, bana da çok teklifler geldi, ama eski Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı özel bir şirkette çalışamaz, danışmanlık yapamaz, benim terbiyem bu. Dün bir Bakanımızdan, severim kendisini de, benim Kabinemde olmuş bir Bakandan samimi bir mesaj aldım. Sayın Başbakanım, bu doğru mu? Ve eleştiriyor beni, hatta kul hakkına girdiğimi de iddia ediyor. Yani bir başka şirkette görev alan bakanlardan biri. Şimdi o değerli kardeşime buradan sesleniyorum, ben sizi işinizin ehli olduğu için bakanlığınızı onaylamıştım ve bakan yapmıştım. Şimdi aynı samimiyetle size sesleniyorum ve sizin gibi olanlara sesleniyorum, ki devlet size devlet görevleri esnasında devlet mührünü vermişse, o mühür milletin namusudur. Şimdi ben kişiye bakmam, senin şahsına bakmıyorum. Hep şuna bakarım ben devlet yönetiminde: Eğer bu davranış yaygınlaşırsa nasıl bir düzen çıkar? Eğer bu davranış yaygınlaşırsa, yani bir bakan ayrıldıktan sonra daha önce müzakere ettiği şirketlerden birine geçerse ve oradan oturup o müzakereyi yaparsa, bütün bürokratlar öyle bir iklim oluşur ki ben ayrıldıktan sonra karşı tarafa geçebilmek için hangi şirketi öne çıkarayım diye düşünmeye başlar. Ve şirketlerde otururken bu bakana öyle bir tüyo vereyim ki, bana birtakım imkanlar sağlasın ben de onu ayrıldıktan sonra abat edeyim demeye başlar. İşte yolsuzluk, işte çürüme böyle başlar böyle gider. Ben sisteme bakarım, kişilerle meselem yok. Sen haram mı yedin, helal mi yedin o beni ilgilendirmez, onun cevabını Allah'a vereceksin. Ama ben sisteme bakarım, devleti çürüten budur. Başbakan, bakan tek bir kimliği vardır arkadaşlar, o devlet mührü var ya, mühür kimdeyse dediği Osmanlı'dan beri, o mühür namustur. O mührü ticari emtia haline getiremezsin. O mührü ileride bir yatırım kaynağı haline getiremezsin, dediğim bu. Ve gelirsem, ki geleceğiz inşallah, getireceğimiz siyasi ahlak yasasında bunların kesin kurallarını koyacağız. Kuralları koyduğunuzda ne oluyor? Hediye yasağı 1936'da çıkan bir kanun. Ben hediyeleri iade ettiğimde hiçbir başbakan bunu yapmadı diye rapor verdi müsteşarlık. Ve bu değerli arkadaşıma şunu da söylüyorum: Teşekkür ederim 10 yıl sonra beni hatırladığınız için. Bu arada kaç Ramazan geçti, kaç Kurban Bayramı geçti, kaç taziyem oldu, ne kadar yakınımı kaybettim bir tek telefonla aramamış olanlar ufacık onlara dokunduğumda arıyorlarsa, demek ki onlara biraz daha sık dokunmak lazım ki aranmaya başlayalım. Şimdi arkadaşlar, bütün bu tabloda niye bu noktaya geldi ülke, oraya geleceğim, üzerinde duracağım bir-iki husus var. Bir, devletin faiz yükü. Ocak ayında ne kadar faizi ödedi bu devlet biliyor musunuz? 456 milyar Türk Lirası bir ayda ödenen para. Emeklilere yapacakları bir bayram ikramiyesinin toplam değerinin en az 10-20 misli. Peki, önümüzdeki dönemde faize ödenecek paralar anaparadan daha fazla. Şubat ayı iç borç anapara 501 milyar, faiz 154 milyar. Şubat ayı dış borç anapara 88 sekiz milyar, faiz 29 milyar. Mart ayı iç borç anapara 188 milyar dikkat edin, faiz ne kadar biliyor musunuz? 201 milyar, anaparadan fazla. Mart ayı dış borç anapara 6.1 milyar, faiz 30.2 milyar. Siz faizi anaparaya katlayarak artırmışsınız ya. Sayın Cumhurbaşkanı, yanınızda şimdi en güzel hafız bir İçişleri Bakanınız var, sorun da size faiz ayetlerini şöyle bir güzel okusun. Diyanet İşleri Bakanı da çağırın mealini ve tesirini yapsın. Ve birisi de o tefsir esnasında servet bir grup elinde dolaşan bir emtia olmasın ayetini de okusun. Sonra Ramazan ayı eminim sahura kalktığınızda teheccüd kılarsınız ve bir müddet düşünün, biz bunun için mi iktidar olduk? Bir an bütün ışıkları kapatın, yanınızda ne danışmanlarınız, ne bakanlarınız, ne aile fertleriniz olsun, tek başınıza o karanlıkta bir düşünün, hepimizin içine gireceği kabir karanlığıyla birlikte düşünün, biz bunu mu istemiştik? Bakın siz demiyorum, biz bunu mu istemiştik? Biz böyle bir ülke olsun mu istemiştik? Bir düşünün. Benim kendime yaptığım terapi görevlerim esnasında, Hacı Bayram imamı çok değerli bir hocamızdır, bilir, belli aralıklarla Hacı Bayram Veli'nin çilehanesine sabah erken saatte gider bir müddet yalnız kalırdım. Bizim problemimiz ne biliyor musunuz arkadaşlar? Yalnız kalamamak. İslam'ın diğerlerinden farkı şudur: İslam tevhit inancıyla bir kişinin tek başına Allah'a iman etmesidir. Ve şunu demesidir: Kalabalıklar ne derse desin, ben sana inandım, senin yolunda yürüyeceğim, senin yolunda yürürken de ne bedel varsa onu ödemeye hazırım demesi lazım. Ama biz kalabalıklardan destek almaya alışmışız. Etrafımızda kalabalıklar varken aslanlar gibi kükrüyoruz, ama ya tek başına?.. Nereye getirdik bu ülkeyi diye bir sorun Allah aşkına ya. Bu faiz yükünü bu devlete kim getirdi? 25 yıl, içinde bizim de olduğumuz dönemler var, ama böyle bir faiz yükü var mıydı? Toplam bütçe açığı 50 milyar Türk Lirasıydı 2016 yılı bütçesinde, şimdi 2,7 trilyon. Şimdi bunun şey yapılır bir tarafı yok. Ha gelelim bir başka boyut, yine değerli genel başkanlar zikretti, arkadaşlar, bir ülkede sanayi çöküyor da hizmet sektörü yükseliyorsa ve kişi başına gelir Sayın Babacan’ın dediği veya milli gelir hizmet sektörü temelli artıyorsa korkun. Üretmeyen toplumun hizmet sektöründe kullanılması demek, siz iyi uşaklar yetiştirirsiniz, ama iyi üretici fabrikalar kuramazsınız demektir. Turizm sektörü önemlidir, ama turizm sektörü bir ülkeyi abat etmez, o yılkı geliri artırır. Ne oluyor sanayimiz? 90'lı yıllarda hep karşı çıktığımız sanayinin o zamanki yıllarda sanayinin payı yüzde 25'ti, şimdi yüzde 17'ye. Geçtiğimiz günlerde çok önemli bir sanayicimizle birlikteydim, dertleştik, sanayi çöktü diyor. Hadi herkesi dinlemiyorsunuz, MÜSİAD Genel Başkanı, kendisini de yakından tanıdığım çok değerli bir insandır ve kendisini tebrik ediyorum, işte görmek istediğimiz sivil toplum kuruluşu başkanları böyle olmalı, temsil ettikleri kitlelerin sesi olmalı. O da söylüyor, sanayi çöküyor. Ne tedbirleri var? Yok. Eğer bir ülkede bankacılık sektörünün öncüleri en çok vergi verenler, en şey gelir orada elde ediliyorsa korkacaksınız. O demektir ki, siz bir finansal sarmala girmişsiniz demektir. O demektir ki, bu bankalar kredileri üreten sanayiciye değil, daha fazla kredi döndürebilecek olan finans manipülasyonlarına kaynak aktarıyor demektir, görün bu tabloyu. Bakın bir sanayici örneği, Ramazan ya, tavuk eti, biraz önce kanat dedim. Türkiye'de toplam tavuk üretimi ne kadar biliyor musunuz? Beyaz et 2.7 milyon ton. Ramazan'da millet tavuk eti yiyebilsin diye 550 bin tonluk ihracata engel getirdiler, yani ihracatı yasakladılar, güzel, içeride halk ucuz et yesin. Peki, Ramazan'dan sonra kaybedilen pazarları bu ihracatçılar nasıl tekrar kazanacaklar? Yani bütün o pazarlara şunu mu diyeceksiniz: Bir ay bekleyin tavuk yemeyin, biz sonra tavuk göndereceğiz, böyle mi dersiniz? Böyle ekonomi mantığı olur mu? O Ziraat Bankası’nın birtakım medya patronlarına verdiği kredileri siz tavuk üreticilerine verseydiniz bu kararı almak zorunda kalmazdınız, utanın yahu. Tavuk ihracatını yasaklayarak tavuk fiyatını kontrol etmeye çalışmak çağ dışı bir düşüncedir. İşte böyle bir tablo karşısındayız ve bu tablo karşısında sessiz de kalamayız. Şimdi değerli arkadaşlar, son olarak Ramazan olunca zikretmek zorunda olduğum bazı dış politika alanlarına gireceğim. Niye zikretmek zorundayız? Bakın burada biz açlık çekiyoruz, yani bütün toplum olarak söylüyorum, ama Gazze'de insanlar açlık yanında her an ölümle yüzleşecek şekilde… Şimdi Gazze hafifledi görünüyor Batı Şeria’ya. Dün İsrail Maliye Bakanı dedi ki, Batı Şeria’yı tümüyle ilhak edelim, Batı Şeria’daki Filistinlileri kovalım, sürelim ve oraya yerleşimciler. Peki, bunu ne zaman söyledi İsrail Maliye Bakanı? 4-5 gün önce İsrail -yani artık söylerken gülmek geliyor içimden- Barış Kuruluna üye olduğunu ilan ettikten sonra. Ya İsrail ve barış, terör devleti ve kurul, nasıl bir ilişki bu ya? Eğer o Barış Kurulundaki İslam ülkeleri dönüp Trump'a, bak şimdiye kadar dediğini öyle-böyle yapmak zorunda kaldık, ama İsrail buraya gelirse biz buradan çıkıyoruz deselerdi, Trump gibi ne yapacağı belli olmayan adam bile, bir dakika ya, nereye gidiyoruz derdi; ama bir tek kişi bunu söylemedi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti eğer gerçekten bir dünya devletiyse, o Barış Kurulunda İsrail ile yan yana oturamaz oturamaz oturamaz. Ne demek ya? Ve çok doğru söylediler, Türkiye'de hiçbir yargılama İsrail'e karşı olmuyor diye. Yapmıyorlar, çünkü eğer Trump korkusu Allah korkusunu aşmışsa korkun ey iktidar sahipleri korkun, Ramazan günü korkun. Allah … Allah bizimle ise dünya karşımızda olsun deyin bir kere de yahu. Ne tutuyor elinizi, ne tutuyor elinizi? Evet, şimdi bir başka acıyı söyleyeceğim yine Ramazan'da. Dünyanın neresine gidersem gideyim beni çok etkileyen bir olay 2017 yılında, Başbakanlığı bıraktım Japonya'da bir üniversitenin özel misafiri olarak davet edildim ve konferanslar verdim Kyoto'da. Çok da severim Kyoto şehrini. Konferansımda konuyla ilgili olmadığı halde biri kalktı dedi ki, bir Japon, -o sırada kitabım da Japoncaya çevrilmişti Stratejik Derinlik, çevrilecekti onun bağlamında- sizin entelektüel birikiminizi, yaptıklarınızı biliyoruz. Ama dedi bir Japon olarak benim size bir teşekkür borcum var, bir Japon akademisyen, siz dedi Rohingya Arakan bölgesine gidip oradaki halkla kucaklaştınız ya dedi, insanlığın kalbini fethettiniz. Gerçekten 2011 yılında oraya gittiğimizde Rohingya Arakan bölgesine, oraya giden, belki de o 40-50 yıl sonra giden tek yabancı yetkili bizdik ve o meşhur videolarda göreceğiniz tekbirlerle karşılıklı halkla temas etmemiz daha sonra gittiğimizde. Şimdi niye bunu zikrediyorum? Uluslararası Adalet Divanı'nda Rohingya Arakan davasıyla ilgili açılmış bir soykırım davası var aynı Gazze gibi, yıllardır devam ediyor. Takip ediyorum ben, şimdi soykırımda dinlemeler bitti, karar aşamasına geçildi. Türkiye nerede biliyor musunuz, Türkiye bu davaya müdahil mi sizce? Yok, müdahil değil. Niye müdahil değil? Ya kimden korkuyorsunuz? Çin'den korkuyorsanız… Gazze ile ilgili Trump korkusu, Rohingya ile ilgili Çin korkusu; nerede bizim gönül coğrafyamız? Nerede gönül coğrafyamızı savunan liderler? Böyle şey olmaz. Türkiye başat olmak zorunda. Bu halk o yolla bize gelecek baskıları göğüsler, biraz önce Sayın Arıka’nın gururla gösterdiği üslere el koyduğumuz dönemde olduğu gibi. Ama bu halk ve dünya halkları Rohingya davasına müdahil olmamış bir Türkiye'yi asla affetmez. Asla affetmez. Arakanlılar affetmez. Şimdi son olarak da yine bir zihniyeti göstermesi bakımından bu Epstein dosyasına gelmek istiyorum. Geçen hafta buradan feryat ettim. Bir sürü alçakça iftiralar, troller üzerimize geldiler ve ne kastedildiğini de biliyorsunuz. Onu zikretmekten bile Allah'a sığınırım, hayâ ederim. Ben dedim ki, ey benimle birlikte görev yapmış olanlar, ey AK Parti milletvekilleri neredesiniz? Niye şahitlik yapmazsınız? Bir bazı yerlerden şahitlikler geldi. Bakın şimdi Cem Toker, herhalde Liberal Demokrat Parti'nin eski Genel Başkanı. Bütün sosyal medyasının temel odağı Davutoğlu'na saldırmak. Akşam, sabah, bakın. Tamam ben derim bir akademisyen eleştirilmiyorsa ilim adamı değildir, bir devlet adamı eleştirilmiyorsa ... dokunmayan bir adam demektir. Eleştirilmek güzel bir şeydir. Şimdi Cem Toker'e huzurunuzda teşekkür ediyorum. Çünkü aynı Cem Toker bu olay üzerine dedi ki Davutoğlu'nun politikalarını sevmem, ama isyanı haklıdır. O dürüst bir adamdır, o Epstein dosyasıyla anılması haksızlıktır, isyanı da haklıdır dedi. Evet arkadaşlar isyan ediyorum yahu, isyan ediyorum, isyan ediyorum, isyan ediyorum. Bir AK Parti âlim fazıl bir zat birisi, AK Parti mensubu, biraz daha detay verirsem kim oldu anlaşılacağı için söylemeyeyim, hala AK Parti mensubu. Aradı ve ben dedi şahidim hocam dedi. Allah'ın huzurunda da şahit ederim, size de şahidim dedi. Onun dışında bir tek AK Partili aramadı. Biraz önce zikrettiğim bakan, Epstein için aramayan bakan, onu eleştirdiğim için Selamın Aleyküm Sayın Başbakanım diye mesaj yazmış. Ve aleyküm selam. Yahu sizin vicdanınız nerede ey AK Partililer? Sizden destek beklemiyorum, ben kavgamı yalnız da veririm. Biraz önce söyledim. Rabbimin huzurunda tek başına iman ettiğimiz gibi tek başına kaldığımızda da mücadelemizi veririz. Bu konuda bazıları bakın milletvekillerimizden gidenler dolayısıyla bazıları şöyle söyler, söylediler, Davutoğlu'nu birer birer terk ediyorlar. Ellerine kına yakıyorlar terk ediyorlar diye. Şimdi size söyleyeyim, vallahi benim örnek aldığım tek şahıs Hazreti Peygamber'dir. Yıl 619-6210, Hazreti Peygamber Taif'e gider ve Taif'ten taşlarla kovalanarak, tükürüklerle kovalanarak Taifliler ona der ki Arap geleneğidir bu, seni kendi ailen ve kendi kabilen reddetmişken biz niye kabul edelim, git kendi kabilene der. Git kendi ailene der. Yanında sadece Zeyd vardır. Zeyd onu korumak için o filmde de gördüğünüz gibi bütün kalkan yapar göğsünü. Mekke'ye girerken de bir hami bulması gerekirken hami bulamaz, üçüncü denemede birisi çıkar ve onu Mekke’ye alır. Yıl 620, bu hüzün yılı. Hazreti Hatice’nin vefat ettiği yıl. Yıl 622, Taif'ten kovulan Peygamber Medine'de Taleal Bedru Aleyna ile karşılanır. Selam olsun derler Resûlullah’a. İki yıl içinde arkadaşlar. Yıl 624, Taif’ten kovulduktan 4 yıl sonra Bedir Savaşında İslam'ın ilk büyük zaferini kazanır. Biz kolay zaferlerin peşinde değiliz. Kolay zaferlerin peşinde olan her yere gidebilir. Vakamın, mevkiinin peşinde olanlar istedikleri yere gidebilirler. Biz zor seferlerin peşindeyiz. Biz zor seferlerin peşindeyiz. Gelecek hesabı da yapmıyorum, bunu derken 2 yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçimi var da demiyorum. Ama 2 yıl sonra ne olacağını Rabbim bilir. Bize düşen ne? Onun istediği gibi hakkı söylemek, hakkı yaşamak, hakkı yüceltmek. Başka da bir gayemiz yoktur. Kimse spekülasyon yapmasın bu yollar üzerine. Kimse de benim yorulacağımı, bu tür hamlelerle gücümün kırılacağını düşünmesin. Kaç yoldan geçtim... Benim yaşayacağım hayal kırıklığı iki rekât namaza bakar, ondan sonra kaldığım yerden devam ederim. Rabbime derim ki sen biliyorsun benim niyetimi. Bana güç ver, bana direnme sabır gücü ver, gerisi sana ait. Şimdi de aynısını söylüyorum. Ve bütün gruplarımıza, hepimize hitap eden vatandaşlarımıza da söylüyorum. Hiçbir başka hesabım yok. Ama bilinsin ki ne Epstein dosyası, ne troll baskıları, ne partimizin içinde yapılan operasyonlar, ne onun bunun şuraya buraya bakması beni yıldırmadı, yıldırmayacak, yıldırmayacak, yıldırmayacak. Gençlerimiz var burada, onlara da bir vasiyetim olacak ve sadece onlara bu vasiyet. Ben Hazreti Mevlana geleneğinden gelmişim. Ölüm bize kötü bir akıbet değildir, vuslattır. Hayatta hiçbir zaman ben yakınlarım için uzun ömür duasında bulundum, kendim için bulunmadım. Neden biliyor musunuz? Bir kulun Rabbine uzun ömür diye dua etmesi, Hazreti Mevlana'nın vuslat dediği bir düğünden uzak kalması için dua etmesi demek. Hiç etmedim. Bir kere ettim, şehir üniversitesi kapatıldı, Ya Rabbi bu üniversitenin açıldığını görmeden bu emanetini alma dedim. Onun dışında hiç dua etmedim. Onun için de ölüm her an önümüzde. Çok yakın artık, yaşıtlarımız birer birer gidiyor. Biz de haddi aştık, yani 36 yaşını aştık. Eskiler öyle derler, haddi aşmak Hazreti Peygamber'in ömrünü aşmak. Hoca Ahmet Yesevi 63 yaşından sonra Çilehanesi'ne girer ve bir daha çıkmaz. Şimdi gençlere vasiyetim, inşallah bir gün mutlaka olacak olan bu fakirin tabutu o camiye geldiğinde asla bu riyakâr siyaset erbabını oraya yaklaştırmayacaksınız. O farzı kifayedir, herkes namazı kılabilir, kimse yasaklanmaz. Ama omuzlayacak olanlar kimler olmalı biliyor musunuz? Bu gün geldiğinde bir Filistinli genç bulacaksınız, bir Arakanlı genç bulacaksınız, bir Somalili genç bulacaksınız, bir Boşnak genç bulacaksınız, bir Kosovalı genç bulacaksınız, bir Doğu Türkistanlı genç bulacaksınız, bir Kırımlı genç bulacaksınız, bir Azeri genç bulacaksınız. Mustafa, bir Kerküklü genç bulacaksın. Ve onlar biz bu adamı hayır bilirdik diye omuzlayacaklar ve beni vuslat yerine onlar götürecek. Asla bugün benim hakkımda hayır şehadet etmeyen, hayır şahitlik etmeyen hiç kimseyi cenaze törenimde görmek istemiyorum. Beni ahlaksızlıkla itham edilecek, üzerime yedi düvel saldıracak, sonra kapalı kapılar ardında sayın başbakanım, mesajlarda selamın aleyküm sayın başbakanım diyecek. Ben Azrail Aleyhisselama Aleykümselam diyeceğim gün için çalışıyorum, siz ne için çalışırsanız çalışın. Allah'a emanet olun.

YORUMLAR

Maksimum karakter sayısına ulaştınız.

Kalan karakter: